Bugün İslam dünyasında Devletleri yöneten liderler değilde Ebu Ubeyde adı bu kadar gündemdeyse, bu bir kişinin “etkili iletişimi” meselesi değildir.
Bu, İslam dünyasının kurumsal ve ahlaki çöküşünün teşhiridir.
Bir maskenin, onlarca devlet başkanından;
bir videonun, yüzlerce bildiriden daha fazla karşılık bulması tesadüf değil, utançtır.
Soruyu açık soralım:
Gazze yıllardır kuşatma altındayken
İslam İşbirliği Teşkilatı ne yaptı?
Kudüs fiilen kuşatılırken Arap Birliği hangi somut adımı attı?
Binlerce çocuk öldürülürken Birleşmiş Milletler hangi kararı gerçekten uygulattı?
Ve bütün bunlar olurken Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri hangi tarafta durdu?
Cevap net: Bildiri tarafında. Kınama safında. “Derin endişe” cümlelerinin arkasında.
Bu yüzden geçmişte İzzettin el kassam, Ahmed Yasin, Abdülaziz er-Rantisi, İsmail Heniyye,Yahya Sinvar ve bugün Ebu Ubeydenin sahada sesi çıkıyor ve birer birer Şahadet Şerbeti içerek, Masada susanların yerini dolduruyor.
Çünkü siyaset boşluk kabul etmez.
Ahlak geri çekildiğinde, semboller öne çıkar.
Kurumlar sustuğunda, figürler konuşur.
Batı’ya gelince…
ABD, “insan hakları”nı yalnızca müttefiklerine karşı kullanabilen bir sopa olarak elinde tutuyor.
Avrupa Birliği, Ukrayna’da hassas, Gazze’de kör.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Afrikalı liderlere hızlı, İsrail söz konusu olunca felç.
Bu çifte standart artık gizlenmiyor; alenen savunuluyor. Ve bu savunusuzluğun bedelini, yine mazlumlar ödüyor.
İslam dünyasının yöneticileri ise bu tabloda en ağır paya sahip. Çünkü onlar yalnızca güçsüz değil; aynı zamanda gönülsüz.
Konforlu saraylarda “denge siyaseti” yapanlar, enkaz altındaki çocuklara “itidal” tavsiye ediyor.
Kamera önünde Filistin bayrağı açıp, kapalı kapılar ardında İsrail’le ticareti sürdüren bir ikiyüzlülük hüküm sürüyor.
İşte bu yüzden Ebu Ubeyde bir sebep değil, bir aynadır.
O ayna; Ankara’dan Kahire’ye, Riyad’dan Amman’a kadar herkesin yüzüne tutulduğunda rahatsızlık oluşuyor.
Çünkü o aynada görünen şey cesaret değil; suskunluktur. İlke değil; hesap. Şehadet değil; konfordur.
Burada altını çizelim: Mesele Ebu Ubeyde ismini yüceltmek değildir.
Mesele, ümmetin kendi meşru temsil kanallarını neden işlemez hâle getirdiğidir.
Neden hutbeler, zirveler, bildiriler bir çocuğun hayatını bile koruyamazken; kırmızı Kefiyesi ve dünyanın gözüne soktuğu Şahadet Parmağı ile Naif bir o kadarda sert cümleler kuran Ebu Ubeyde ve sembolleri gündemi belirleyebiliyor?
Şehadet bu ümmetin tarihinde bir direniş ahlakıdır. Ama bu ahlak, saraylardan yalnızca slogan olarak telaffuz edildiğinde içi boşalır.
Mazlumiyet ise yalnızca ajitasyon malzemesi yapıldığında, adalet değil öfke üretir. Ve öfke, daima kontrolsüz alanlar doğurur.
Evet Bugün Ebu Ubeyde’ye öfke duyanlara şunu söylemek gerekir:
Siz önce kendi sessizliğinizle yüzleşin.
Önce imzaladığınız ticaret anlaşmalarına bakın.
Önce “stratejik ortaklık” dediğiniz ilişkilerin hangi çocukların kanı pahasına sürdüğünü açıklayın.
Çünkü gerçek şu:
MASKELER KONUŞUYORSA, KRAVATLAR ÇOKTAN SUSMUŞTUR.
Semboller gündem belirliyorsa, kurumlar iflas etmiştir.
Ve bu çağda en büyük suç, sert konuşanlar değil; konuşması gerekirken susanlardır.
Bu tablo değişmeden ne semboller susar ne de öfke diner. Maskeler, ancak zulüm sona erdiğinde düşer. O gün gelene kadar, bu sessizliğin ürettiği her figür, ümmetin hanesine yazılmış yeni bir utanç vesikası olarak kalacaktır.
Ve en gür Seda ile,
Sen Ey Yiğit.
Sen Ey Şehid.
Sen Ey Dağsız Gazze'de Siyonist israile karşı Dağ gibi durarak O naif Sesin O Şahadet Parmağınla. "YENİLECEKSİNİZ" diye tüm yeryüzü müstekbirlerine Haykırırken, Bize ALLAH yeter diyen bu asrın Şehidi. Şahadetin Mübarek
olsun...
Selam ve dua ile.