BİZİM ÖĞRENCİLİĞİMİZ.

Bir zil sesi vardı…


Okul müstahdemi eline alır her sallayışta,
Şimdiki gibi kulak tırmalayan elektronik bir uyarı değil; İNSANIN İÇİNE İŞLEYEN,

“ADETA TOPARLAN” diyen, “HADDİNİ BİL” diyen bir sesti.

O zil çaldığında sadece ders başlamazdı; edep başlardı, ciddiyet başlardı, hayatın bir nizamı olduğunu hatırlardık.

Bizim öğrenciliğimiz başka bir şeydi.

Okul dediğin dört duvar değildi sadece. Okul, öğretmenin gölgesinin bile insanı hizaya getirdiği bir yerdi. Öğretmen sınıfa girdiğinde ayağa kalkmak bir formalite değil, bir teslimiyetti.

Bilgiye, emeğe, yaşa ve tecrübeye teslimiyet…

Bugün “otorite baskısı” diye küçümsenen o duruş, aslında şahsiyet inşa eden bir terbiyeydi.

Biz öğretmenden korkmazdık; ama çekinirdik.

Aradaki farkı bugünün dili anlamaz.
Bir bakış vardı mesela…
Öğretmenin göz ucuyla attığı bir bakış,


Mesela, ilk okul müdürümüz Merhum Sabri Ulun,
Orta okulda Goril lakabli Yıldırım KOPRAN, Karslı Halis AVŞAR, Okulumuz yakışıklı jönü Alaattin TAŞDEMİR Resim derslerimizin O Deli NÜRO su, v.d. lerin'in her bakışı bugünün saatler süren nasihatlerinden daha etkiliydi.

Çünkü o bakışın arkasında ciddiyet vardı, samimiyet vardı, sorumluluk vardı. Öğretmen sadece ders anlatmazdı; adam yetiştirirdi.

Disiplin dediğin şey de bugünkü gibi tartışma konusu değildi.
Disiplin vardı. Haftada bir çantalar cepler aniden aranır sigara veya kötü alışkanlıklara kapı aralayan neşriyat, çakı, bıçak hatta dahada ileri gidilerek uzun tırnaklara bile izin verilmezdi.

Netti. Eğilip bükülmezdi.
Hata yapanın karşılığı olurdu. Ama o karşılık, öğrenciyi kırmak için değil, adam etmek içindi. Biz ceza aldığımızda kin tutmazdık; aksine “hak ettim” derdik. Çünkü ölçü belliydi, sınır belliydi.

Şimdi sınırlar silinmiş…
Öğrenci öğretmeni tartıyor, öğretmen idareyi kolluyor, idare veliden çekiniyor. Ortada bir otorite yok, sadece görüntüsü var.

Bizim arkadaşlığımız da bam başkaydı.
Şimdi “arkadaşlık” denince akla sosyal medya geliyor. Bizim zamanımızda ise omuz omuza yürümek vardı. Aynı simidi bölüşmek, aynı cezayı birlikte çekmek, kavga edince bile sırtını dönmemek vardı.

Arkadaş dediğin, menfaat değil, sadakat demekti.

Bir defter vardı mesela…
Birimiz yazamadığında diğeri açardı.
Birimiz düştüğünde diğeri kaldırırdı.
Şimdi herkes kendi başının derdinde. Kalabalıklar var ama yalnızlık diz boyu.

Derse gelince…
Biz dersi “geçmek” için değil, öğrenmek için dinlerdik. Çünkü bilirdik ki bilgi bir süs değil, bir ihtiyaçtır.

Öğretmenin anlattığı her cümle, hayatta bir karşılık bulurdu.

Matematik sadece rakam değildi; aklı çalıştırmaktı.

Edebiyat sadece metin değildi; insanı anlamaktı.

Şimdi bilgi çok, ama değer yok.
Ezber var, ama idrak yok.
Diploma var, ama şahsiyet yok.

Bizim öğrenciliğimizde fakirlik vardı, evden okula kar kış, yağmur çamur demeden kilometrelerce yol yürürdük servis yoktu lakin
edep vardı.

İmkânsızlık vardı…
Ama kanaat vardı.

Sertlik vardı…
Ama sağlamlık vardı.

Bugün her şey var gibi görünüyor.
Ama içi boş.
Asıl mesele de bu zaten:

Eğitim arttı ama terbiye azaldı.
Bilgi çoğaldı ama hikmet kayboldu.
Şimdi dönüp geriye bakınca insan şunu anlıyor:
Bizim öğrenciliğimiz sadece bir dönem değilmiş…
Bir duruşmuş.
Ve o duruş kayboldukça, nesiller sadece büyüyor. Dijital mecranin verdiği eğitim ile kan kusan silahlar ile arkadaşlarını öldüren, öğretmenine bira sisesi fırlatan,okula bonzai kullanarak gelen, akla hayale gelmeyecek kötülükleri işlemekten imtina etmeyen bir nesil.

Ve bu nesli polisiye tedbirlerle ıslah etmeyi çözüm sanan bir sistem ile karşı karşıyayız.

Bu sistem bu tedbirler ile insan yetiştirmek mi?

Boşuna uğraşmayın beyler ne acıdır ki
yetişmiyor.

Eğitim bizim öğrencilik dönemimize dönmedikçe polisiye tedbirler çözüm değil.

Selam ve dua ile ...