İSLÂM AKSESUAR DEĞİLDİR!

Namaz, umre, tesettür… Peki hayatımız nerede?

Son 15-20 yıldır toplum olarak çok garip bir değişime şahit oluyoruz.

İslâm'ın insandan istediği teslimiyet, yavaş yavaş yerini görüntüye bırakıyor.

Namaza başladım…

Umreye gittim…

Başımı örttüm…

Kur'an okumaya başladım…

Bunların hepsi güzel.

Ama bir soru var:

Bunlar hayatımıza ne yaptı?

Çünkü bugün bazen insanın hayatında İslâm'ın bazı parçalarını görüyor, fakat o parçaların birbirleriyle ve hayatın bütünüyle hiçbir bağlantısı olmadığını fark ediyoruz.

Namaz var, fakat ahlâk yok...Umre var, fakat haya yok...Başörtüsü var, fakat tesettürün ruhu yok...Kur'an var, fakat Kur'an'ın hayatımıza koyduğu ölçüler yok...Dua var, fakat haramdan kaçınma iradesi yok.

Ve bütün bunlar bize çok ciddi bir soruyu sorduruyor:

Biz İslâm'ı mı yaşıyoruz, yoksa İslâm'dan hoşumuza giden parçaları mı hayatımıza alıyoruz?

Namaza Başladım… Peki Namaz Bana Ne Yaptı?

Bir insanın “Namaza başladım” demesi sevindiricidir. Allah kabul etsin denilir.

Fakat namazın kendisine de bir sorusu vardır:

“Ben senin hayatına ne kadar girdim?” Allah Teâlâ “Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.”
(Ankebût, 29/45) buyuruyor.

Demek ki namaz sadece belirli saatlerde yapılan hareketler değildir.

Namazın insanın diline dokunması gerekir...Gözüne…Öfkesine…Ticaretine…Ailesine…Ahlâkına…Kimse görmediğinde yaptığı tercihlere…

İnsan beş vakit namaz kılıyor olabilir. Ama namazın hayatında hiçbir karşılığı yoksa, kendisine şu soruyu sorması gerekir:

“Ben namazı mı kılıyorum, yoksa namaz sadece benim hayatımda mı duruyor?”

Umreye Gittim… Peki Kâbe'den Ne Getirdim?

Umreye gitmek büyük bir nimettir...Kâbe'yi görmek, tavaf etmek, Mescid-i Nebevî'de bulunmak…Bunların her biri mümin için büyük bir heyecandır. Fakat insan Mekke'den ve Medine'den döndüğünde asıl sınav yeniden başlar.

Gıybetim azaldı mı? Kul hakkına bakışım değişti mi? Haram kazançtan daha fazla korkuyor muyum? Aileme karşı daha merhametli miyim? Öfkemi daha fazla kontrol ediyor muyum? Allah'ın yasakladığı şeylere karşı direncim arttı mı?

Yoksa Kâbe'den geriye sadece fotoğraflar mı kaldı?..Çünkü mesele Kâbe'nin önünde değişmek değil. Kâbe'den döndükten sonra değişmiş kalabilmektir.

Başörtüsü Var… Peki Tesettür Var Mı?

Burada da ince bir çizgi var.

Bir kadının başını örtmesi küçümsenecek bir şey değildir...Tam tersine Allah'ın emrine doğru atılmış bir adımdır.

Fakat tesettürü yalnızca başörtüsünden ibaret görmek de İslâm'ın ortaya koyduğu ölçüyü daraltmaktır.

Tesettürün içinde haya vardır...İffet vardır...Mahremiyet vardır...Vakar vardır...Davranış vardır...Bakış vardır.

Allah Teâlâ,

“Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, iffetlerini korusunlar ve ziynetlerini açığa vurmasınlar…”
(Nûr, 24/31) buyuruyor.

Dolayısıyla başına örtü koymakla tesettür meselesinin tamamlandığını düşünmek doğru değildir.

Ama burada başka bir yanlış daha yapmamak gerekir:

Eksik yaşayan insanı aşağılamak.

Çünkü bir insanın bugün eksik olması, yarın tamamlanmayacağı anlamına gelmez.

Biz hükmü anlatırız; insanın kalbine hükmetmeyiz.

Bir De “İrfan Meclisi” Diye Pazarlananlar Var

Bir başka gariplik daha var.

İslâm'ı anlatmak, insanlara Allah'ı ve Resûlü'nü sevdirmek elbette güzeldir.

Fakat son zamanlarda “gönüle dokunuş”,irfaan meclisi “manevî gece”, “İslâmî sohbet” gibi isimlerle öyle programlar görüyoruz ki insan ister istemez durup soruyor:

Biz insanları İslâm'a mı çağırıyoruz, yoksa İslâm'ı çağın eğlence formatına mı sokuyoruz?

Saz…Caz…Çeşitli enstrümanlar…Kadın ve erkeğin iç içe bulunduğu ortamlar…Ve bütün bunların üzerine birkaç dinî söz, biraz salavat, biraz ilahi, biraz gözyaşı…Sonra adına:

“Bunun adın İrfan meclisi...Gönüle dokunuş.”deniliyor. Peki hangi gönle?

Ve daha önemlisi: Allah'ın razı olduğu bir yolla mı dokunuyoruz, yoksa insanların hoşuna gidecek bir formatla mı?

Burada mesele yalnızca bir enstrümanın hükmünü tartışmak değildir.

Mesele daha derindir.

İslâm'ı insanlara ulaştırmak adına İslâm'ın kendi ölçülerini değiştirmeye başlarsak, bir süre sonra insanları İslâm'a değil, bizim ürettiğimiz yeni bir “İslâmî kültür”e çağırmış oluruz.

“Gençler böyle istiyor.”...“İnsanlar böyle daha çok geliyor.”...“Böyle olunca gönüllere daha kolay dokunuyor.”

Bu cümleler kulağa hoş gelebilir. Fakat Müslümanın sorusu yalnızca:

“İnsanlar bunu seviyor mu?”değildir.

Asıl soru:“Allah bundan razı mı?”

Çünkü kulluk, insanların alkışını değil Allah'ın rızasını merkeze almaktır.

Bir şeyi “İslâmî” diye adlandırmak, onu otomatik olarak İslâmî yapmaz.

Afişe “maneviyat” yazmak…Sahneye “hoca” çıkarmak…Araya ilahi koymak…Sonuna dua eklemek…Bunların hiçbiri yapılan işin İslâm'ın ölçülerine uygun olduğunun delili değildir.

İslâm'ın adı kullanılarak İslâm'ın sınırları aşılmaz.

İnsanları Allah'a çağıralım...Ama Allah'ın razı olacağı şekilde.

İnsanları İslâm'a sevdirelim...Ama İslâm'ı insanların hoşuna gidecek hâle getirerek değil.

Çünkü biz dini insanlara uydurmakla değil, insanı dine teslim olmaya çağırmakla mükellefiz.

İslâm'ı Aksesuara Çevirmek

Asıl tehlike burada.

İslâm hayatımızın tamamını kuşatmak yerine, hayatımıza eklediğimiz bazı sembollere dönüşmeye başladığında…

Bir paylaşımda “Elhamdülillah” yazmak…Bir umre fotoğrafı koymak…Bir tesbih taşımak…Başörtüsü takmak…Sakal bırakmak…Kur'an okumak…

Bunların hiçbiri kötü değildir.

Fakat bunlar kulluğun kendisi değil, kulluğun dışa yansıyan parçalarıdır.

İnsan görüntüyü alıp teslimiyeti geride bırakırsa problem başlar.

ALLAH, “Ey iman edenler! İslâm'a bütünüyle girin.”
(Bakara, 2/208) buyuruyor.

Bütünüyle…..İşimize gelen kadar değil...Nefsimizin kabul ettiği kadar değil...Çevremizin alkışladığı kadar değil...Bütünüyle.

İşte bu yazının en zor yeri burası.

Çünkü başkasına bakarak “Millet bozuldu” demek çok kolay.

Asıl mesele aynaya bakabilmek...Belki benim namazım var ama dilim insanları yaralıyor...Belki sakalım var ama ticaretimde hile var...Belki tesettür konusunda hassasım ama aileme karşı merhametsizim...Belki Kur'an ve sünnetten çok konuşuyorum ama nefsime ağır gelen bir hükümle karşılaştığımda hemen bir çıkış yolu arıyorum...Belki başkasının kıyafetini eleştiriyorum ama kendi kalbimdeki kibri görmüyorum.

İşte burada hepimiz susmalıyız.

Çünkü İslâm başkasının üzerinde aradığımız bir kıyafet değil, kendi üzerimizde taşımamız gereken bir sorumluluktur.

Başkasının açığını görmek kolaydır.

Kendi açığını görmek ise nefse ağır gelir.

Bugün kendimize sormamız gereken soru belki de budur.

Ben Müslümanlığı bir kimlik olarak mı taşıyorum? Yoksa bir kulluk olarak mı yaşıyorum?

Çünkü Müslümanlık sadece camide belli olmaz.

Trafikte belli olur...Alışverişte belli olur...Miras paylaşırken belli olur...Eşine kızdığında belli olur...Çocuğun hata yaptığında belli olur...Telefonun başında yalnız kaldığında belli olur...Kimsenin seni görmediğini düşündüğün anda belli olur.

İşte kulluk orada başlar. Çünkü herkesin içinde iyi görünmek kolaydır.

Allah'ın seni gördüğünü bilerek nefsine “hayır” diyebilmek kulluktur.

Ve artık şu cümleyi kendimize söylemenin zamanı geldi:

İslâm bir sosyal medya filtresi değildir.

Bir biyografi cümlesi değildir...Bir umre fotoğrafı değildir...Bir başörtüsü fotoğrafı değildir...Bir sakal değildir...Bir tesbih değildir...Bir sahne programı hiç değildir.

Bunların hepsi kendi yerinde kıymetli olabilir. Ama İslâm bunların toplamından çok daha büyüktür.

İslâm;

Allah'ın emrine teslim olmaktır.

Nefsine ağır geldiğinde de…Çevren istemediğinde de…Moda değiştiğinde de…İnsanlar alay ettiğinde de…“Rabbim emrettiyse, ben teslimim.” diyebilmektir.

Bu Cuma sabahı başkasına bakmadan önce kendimize soralım:

Namazım beni değiştiriyor mu?...Tesettürüm yalnızca üzerimde mi, yoksa hayatımda mı?Umrem Kâbe'de mi kaldı?..Kur'an elimde mi, yoksa hayatımda mı?...Din adına yaptığım işler Allah'ın rızasına mı, insanların alkışına mı daha yakın?

Ve belki de hepsinden ağır olan soru: Ben gerçekten Allah'a teslim mi oldum, yoksa Müslüman görünmeye mi alıştım?

Çünkü…

İslâm aksesuar değildir.

İslâm teslimiyettir...

selam ve dua ile ..