İSLAM SAVUNMA PAKTI NEREDE, MEKKE ANLAŞMASI NEREDE?

Bugün Pazar Durup uzun uzun düşündüm kafamda onlarca soru ve o surular cevap aramaya koyuluken okuycağınız bu düşünceler ortaya çıktı. iyi okumalar.

Bir zamanlar Ortadoğu'nun geleceğini anlatırken “Şii Hilali” deniliyordu.

İran'dan Irak'a, Suriye'den Lübnan'a uzanan bu hat, Tahran'ın bölgesel nüfuzunun omurgası olarak görülüyordu.

Sonra Suriye'deki dengeler değişti.

Şimdi bu defa “Sünni Üçgeni” konuşuluyor:

Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan.

Ama mesele ne hilal ne üçgen.

Asıl mesele, bu üç ülkenin nasıl bir savunma mimarisi kurduğu.

ERBAKAN'IN İSLAM SAVUNMA PAKTI

Takvimler 1970'li yılların başını gösteriyordu.

Merhum Necmettin Erbakan, İslam dünyasının kendi ekonomik, siyasi ve askerî gücünü oluşturması gerektiğini savunuyordu.

İslam Ortak Pazarı...İslam Savunma Paktı...İslam Kültür İşbirliği...İslam Birleşmiş Milletleri...İslam Dinarı...

Bunlar birbirinden bağımsız hayaller değildi. Bir bütünün parçalarıydı:

Kendi ekonomin, kendi paran, kendi savunman ve kendi siyasi iraden.

Sonra 1997'de D-8 kuruldu.

Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Mısır ve Nijerya aynı çatı altında buluştu.

D-8 askerî ittifak değildi; ekonomik ve ticari işbirliği merkezliydi.

Ama ortaya koyduğu anlayış önemliydi:

İslam ülkeleri güçlerini birleştirerek küresel sistem içerisinde kendi ağırlıklarını oluşturmalıydı.

Şimdi 2026'ya geliyoruz.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Mekke'de ortak savunma anlaşması imzalıyor.

Temel mesaj:

Birimize yönelik saldırı hepimize yapılmış kabul edilecek.

Ve daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan birileri:

“İslam NATO'su kuruldu!”

diye seviniyor. Durun bakalım...Hakikaten öyle mi?

İslam Savunma Paktı İle Mekke Anlaşması Aynı Mı?

Erbakan'ın İslam Savunma Paktı fikrinin merkezinde stratejik bağımsızlık vardı.

Yani İslam dünyası kendi güvenliğini başkasına havale etmeyecekti.

Bugünkü Mekke Anlaşması ise Türkiye'nin hâlâ NATO üyesi olduğu bir ortamda ortaya çıkıyor.

O halde soralım:

Bu yapı NATO'ya alternatif bir İslam savunma sistemi mi?

Yoksa

NATO'nun yanında kurulmuş bölgesel bir güvenlik mekanizması mı?

Çünkü ikisi aynı şey değildir.

Erbakan'ın meselesi sadece üç Müslüman ülkenin birbirini savunması değildi.

Mesele, İslam dünyasının kendi güvenlik mimarisini kurmasıydı.

D-8'den Farkı Da Burada

D-8'in içinde İran da vardı.

Yani mesele Sünni ülkeleri bir araya getirip İran'ı dışarıda bırakmak değildi. Bugünkü yapı ise Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninde.

İran yok.

O halde şu soru ister istemez karşımıza çıkıyor:

Bu yeni yapı İslam dünyasının ortak savunma mimarisinin başlangıcı mı, yoksa İran'ı dengelemeye yönelik yeni bir bölgesel blok mu?

Bugün bunun kesin cevabını vermek mümkün değil.

Ama sormak zorundayız.

Çünkü devletler sloganlarla değil, stratejik çıkarlarla hareket eder.

PEKİ GAZZE NE OLACAK?

İşte burada kafamı kurcalayan başka bir mesele var.

Türkiye'nin de içinde bulunduğu ateşkes ve garantörlük mekanizmasına rağmen Gazze'de İsrail saldırıları devam ediyor. Namaz Kılan Yüzlerce Kişi Bombalara Namazda Paramparça Ediliyor. ve bu tür saldırıların devam edeceği mesajı veriliyor.

Garantörlük var...Ateşkes var...Ama İsrail saldırmaya devam ediyor.

Tam da böyle bir atmosferde Mekke'de yeni bir savunma anlaşması ilan ediliyor.

Şimdi insan sormadan edemiyor:

Mevcut garantörlük mekanizması İsrail karşısında etkisiz kalmışken, yeni bir askerî ittifakın ilanı acaba kamuoyunun dikkatini “Gazze'de neden durduramadık?” sorusundan “Bakın, yeni savunma ittifakımız var” mesajına taşımış olabilir mi?

Kesin böyledir diyemeyiz. Ama sormak zorundayız.

Çünkü eğer yeni ittifak gerçekten caydırıcı olacaksa, bunun ilk imtihanlarından biri Gazze'dir.

“Birimize saldırı hepimize saldırıdır” cümlesinin gerçek değerini, basın toplantısında değil, sahadaki karşılığı belirler.

Yoksa Gazze'de katliama engel olamayıp ardından yeni ittifakı zafer diye anlatmanın adı stratejik bağımsızlık değil, stratejik vitrin olur.

Peki bu anlaşmanın Müspet Tarafı Yok Mu?

Elbette var. Türkiye'nin savunma sanayii...Pakistan'ın askerî ve nükleer caydırıcılığı...Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü...

Bunların aynı güvenlik denkleminde buluşması küçümsenecek bir gelişme değildir.

Ortak savunma sanayii, istihbarat paylaşımı, teknoloji transferi ve ortak caydırıcılık gerçekten kurulabilirse, bu üç ülkenin bölgesel ağırlığını ciddi biçimde artırabilir.

Müslüman ülkelerin birbirine yaslanmasına neden karşı çıkalım?

Çıkmayalım. Ama mesele başka:

Kimin yanında olduğun değil, kimin iradesiyle hareket ettiğin önemlidir.

Suudi Arabistan'ın güvenliği önemlidir...Pakistan'ın güvenliği önemlidir...Türkiye'nin güvenliği de Türkiye'nin kendi stratejik aklıyla korunmalıdır.

Yarın İran ile Suudi Arabistan arasında savaş çıkarsa Türkiye ne yapacak?

NATO'nun taraf olduğu bir kriz ile Mekke Anlaşması'nın yükümlülükleri çakışırsa Ankara ne yapacak?

Bunların cevabı verilmeden “İslam NATO'su kuruldu” diye slogan atmak kolaydır.

Ama devlet yönetmek sloganla olmaz.

ERBAKAN'IN HAYALİ Mİ, BAŞKASININ PROJESİ Mİ?

Bugün bu anlaşmayı Erbakan'ın yıllar önce ortaya koyduğu vizyonun gerçekleşmesi olarak görenler var.

Ben biraz frene basarım.

Çünkü Erbakan'ın istediği sadece Müslüman ülkelerin askerî olarak yan yana gelmesi değildi.

Kendi kararını kendi veren bir İslam dünyasıydı.

Türkiye hâlâ NATO üyesi.

Dolayısıyla asıl soru şudur:

Bu yapı Türkiye'nin ve İslam dünyasının stratejik bağımsızlığını mı artıracak, yoksa onları başkalarının bölgesel hesaplarında kullanılabilecek aktörlere mi dönüştürecek?

Benim derdim tam olarak budur.

Kobay Değil, Özne!

İslam dünyası artık başkasının savaşında kullanılacak asker deposu olmaktan çıkmalı.

Washington ne der?

Moskova ne der?

Pekin ne ister?

Tel Aviv ne yapar?

Tahran ne düşünür?

Riyad ne ister?

Hepsini hesaplayalım.

Ama sonunda şu soruyu soralım:

Ankara ne istiyor?

Eğer Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan birlikteliği gerçekten Müslüman ülkelerin kendi güvenlik mimarisini kurmasının ilk adımı olacaksa...

Eyvallah.

Güçlensin.

Genişlesin.

Daha fazla Müslüman ülkeyi içine alsın.

Ve sonunda Erbakan'ın yıllar önce tarif ettiği bağımsız İslam dünyası fikrine hizmet etsin.

Ama eğer mesele Müslümanları birbirine karşı konumlandırmak, Türkiye'yi başkalarının hesaplarında kullanmak ve İslam dünyasını yeniden başkasının satranç tahtasına sürmekse...

İşte orada dururuz.

Çünkü bizim istediğimiz üçgen olmak değil.

Bizim istediğimiz özne olmak.

Erbakan'ın asıl mirası da burada yatıyor:

Başkasının güvenlik sisteminin bekçisi değil, kendi güvenlik sisteminin sahibi olmak.

Yoksa adı Mekke olur, NATO olur, başka bir şey olur...

İslam dünyası başkasının oyununda kobay olmaya devam edecekse, ittifakın tabelasının değişmesinin hiçbir anlamı yoktur.

Selam ve dua ile...