MİNBERLER SİYASETİN GÖLGESİNE GİRERSE...

Cuma günü camiye giden insanın kalbinde tek bir arzu vardır:

Dünyanın karmaşasından, siyasetin kavgasından, gündelik tartışmaların gürültüsünden uzaklaşıp Allah'ın huzurunda durmak...

Çünkü cami, insanın makamını, servetini, siyasi kimliğini kapının dışında bıraktığı yerdir.

Orada herkes kuldur.

Orada herkes Allah'ın huzurunda eşittir.

Orada yönetici de yönetilen de, güçlü de zayıf da aynı safta kıyam eder.

İşte bu yüzden minber sıradan bir kürsü değildir.

Minber; bir partinin, bir grubun, bir iktidarın veya bir siyasi anlayışın kürsüsü olamaz.

Minber, Allah'ın kelamının ve Resûlullah'ın sünnetinin kürsüsüdür.

Fakat bugün toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir rahatsızlık vardır:

"Acaba hutbeler gerçekten insanları Allah'a mı çağırıyor, yoksa zaman zaman güncel siyasetin diliyle mi konuşuyor?"

Bu soru görmezden gelinemeyecek kadar önemlidir.

Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı, herhangi bir kamu kurumu gibi değerlendirilemez. Diyanet'in söylediği söz, bir makamın açıklaması olarak değil; camilerde milyonlarca insanın dinlediği dini bir hitap olarak karşılık bulur.

Bu sebeple hutbelerde kullanılan her kelime, yapılan her vurgu, verilen her mesaj büyük bir sorumluluk taşır.

Son haftalarda özellikle bazı hutbelerde resmi günler, devlet politikaları, siyasi olaylar ve güncel meseleler üzerinden kurulan dil; birçok insanın zihninde şu soruyu oluşturmaktadır:

"Din, siyasetin hizmetine mi giriyor; yoksa siyaset, dinin adalet ölçüsüne mi çağrılıyor?"

Bu ayrım çok önemlidir.

Çünkü İslam tarihi boyunca nice devletler kurulmuş, nice yönetimler değişmiş, nice hükümdarlar gelip geçmiştir.

Fakat Kur'an'ın ölçüsü hiçbir zaman değişmemiştir.

Adalet...

Emanet...

Takva...

Kul hakkı...

15 Temmuz meselesi...

Elbette millet iradesine karşı yapılan her türlü darbe girişimi, zulüm ve haksızlık İslam'ın temel ilkeleriyle bağdaşmaz.

Masum insanların zarar görmesi, insanların canına kast edilmesi kabul edilemez.

Ancak caminin dili, herhangi bir siyasi tartışmanın tarafı haline geldiğinde burada dikkat edilmesi gereken bir hassasiyet ortaya çıkar.

Çünkü cami bütün Müslümanların evidir.

Bir olay anlatılırken, bir kesimin acısı veya mücadelesi dile getirilirken kullanılan dil; toplumun tamamını kuşatmalı, herhangi bir siyasi kimlikle özdeşleşecek görüntü vermemelidir.

Çünkü minberin görevi taraftar toplamak değil, takva sahibi kullar yetiştirmektir.

Aynı hassasiyet AYASOFYA meselesinde de geçerlidir.

Ayasofya'nın yeniden ibadete açılması, toplumun farklı kesimleri tarafından farklı şekillerde değerlendirilmiş tarihî bir olaydır.

Fakat bir mabedin değeri, hangi siyasi dönemde açıldığıyla değil; içinde Allah'ın adının ne kadar yüceltildiğiyle ölçülür.

Ayasofya'nın anlamını sadece siyasi bir başarı hikâyesine indirgemek, onun manevi derinliğine haksızlık olur.

Çünkü mabetler siyasetin sembolü değil, kulluğun mekânıdır.

Daha hassas olan konu ise Kur'an ayetlerinin güncel siyasi olaylara veya belirli şahıslara işaret eder şekilde yorumlanmasıdır.

Tevbe Suresi 18. ayette Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler imar eder..."

Bu ayetin ana mesajı açıktır:

Mescitlerin imarı; iman, ibadet, samimiyet ve Allah'a bağlılıkla ilgilidir.

Bu ayeti herhangi bir dönemin yöneticisine, siyasi lidere veya güncel bir politik olaya doğrudan bağlamak; Kur'an'ın evrensel mesajını dar bir siyasi çerçeveye taşıma tehlikesi doğurur.

Çünkü Kur'an kişileri kutsamak için değil, insanları Allah'a kul yapmak için indirilmiştir.

Hiçbir makam sahibi ayetlerin üzerinde değildir.

Hiçbir yönetici Allah'ın hesabından muaf değildir.

Kur'an, yöneticilere de vatandaşlara da aynı şeyi hatırlatır:

Allah'ın huzurunda herkes kuldur.

Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) minberi de böyleydi.

O minberden kabileler, makamlar ve siyasi hesaplar değil; iman, ahlak, adalet ve ahiret anlatıldı.

O minber zalime de mazluma da hakkı hatırlattı.

Çünkü gerçek din dili, güçlü olana alkış tutmak değil; güçlü olana da hesabı hatırlatmaktır.

Bugün Diyanet'in en büyük sorumluluğu şudur:

Milletin bütün kesimlerinin güven duyacağı bir dil kullanmak.

Çünkü camiler iktidarların değil, ümmetindir.

Minberler makam sahiplerini yüceltmek için değil; makam sahiplerine bile Allah'ın huzurunda hesap vereceklerini hatırlatmak için vardır.

Eğer minberler yeniden sadece Kur'an'ın, sahih sünnetin ve ahlakın diliyle konuşursa; camiler toplumun bütün kesimlerini kuşatan rahmet mekânları olmaya devam edecektir.

Çünkü minber yükselince insan küçülmez.

Unutulmaması gereken bir gerçek şudur.

Minberler, devleti dine göre hizaya çağırdığı sürece ümmet nefes alır.

Ama; din, devletin politikalarını meşrulaştıran bir araca dönüştüğünde kaybeden ne devlet olur ne siyaset... Kaybeden, Allah'ın dinine duyulan güvendir."

Selam ve Dua ile...