Bundan 4 yıl önce çadır kentte ümmetin garibi ile oturmuş çay içiyorduk.
O çay muhabbeti derinleştikce konu toplumdaki Amelin artışı buna mukabil Akidenin gittikçe hayattan koparılmasına gelmişti.

Dedim ki bak kardeşim bundan 30 yıl önce insanlar dost düşman kavramlarının içini kitap ve sahih sünnetle doldurur hayatlarını bu eksende yaşardı.

Ne zaman ki siyasal İslam toplumun neredeyse tüm katmanlarını esareti altına aldı iste o zaman dost düşman kavramları kitap ve sünnette değil lider ve parti söz ve tüzüklerine göre belirlendi.

Bunları belirleyenler ve uyanlar amel ediyor lakin ortada sahih bir akide yok ...

Ümmetin Garibi Kardeşim sustu. Çaydan bir yudum aldı. Gözleri uzaklara daldı.

O an aslında sadece benim söylediğim cümleyi değil, bir ümmetin son otuz-kırk yılda nasıl eksen kayması yaşadığını tartıyordu.


Dedim ki; mesele sadece amelin artması değil. Namaz kılan çoğaldı, sakal bırakan arttı, tesettür yayıldı… ama bütün bunlar bir gövdeyse, onun ruhu olan akide çekildi hayattan.

Ruh gidince geriye kalan şey ya alışkanlık olur ya da gösteri.

Bak, dedim… sahabe nesli ameli akide üzerine bina etti. Önce “kim dost, kim düşman?” sorusunun cevabını vahiyden öğrendi.

Sonra o bilgiyle yürüdü. Bugün ise insanlar yürüdükleri yolu, bağlı oldukları yapının, liderin veya ideolojinin çizdiği sınırlara göre tayin ediyor.

Bu yüzden bir gün “kardeşim” dediğine ertesi gün “hain” diyebiliyor. Çünkü ölçü sabit değil, kaynak kirli.
Asıl kırılma burada oldu.

Siyasal yapıların dini araçsallaştırmasıyla birlikte, insanlar farkında olmadan akideyi merkezin dışına itti.

Artık Kur’an ve sahih sünnet hüküm vermez oldu; yorumlar, stratejiler, maslahat adı altında eğilip bükülen hükümler belirleyici oldu.
Ve işin en tehlikeli tarafı şu: Bu süreçte insanlar kendilerini dindar zannetmeye devam etti.

Namaz var…
Oruç var…
Faaliyet var…
Dava dili var…
Ama temel yok. Tevhid zayıf, velâ-berâ bulanık, hak-batıl çizgisi silik…

Dedim ki; akide olmadan amel, sahibini kurtarmaz. Çünkü amel yönünü akideden alır. Yön yoksa, çok yürümek seni hedefe yaklaştırmaz; aksine daha da uzaklaştırır.

Bugün ümmetin garibi dediğimiz insanlar var ya… İşte onlar çoğu zaman bu karmaşanın dışında kalmış, sistemin parlatmadığı, kürsülere taşımadığı ama kalbinde hâlâ sahih ölçüyü koruyan insanlardır.

Belki ilimleri azdır ama safiyetleri vardır. Onlar dostu da düşmanı da hâlâ Allah’ın kitabına göre tanımlar.

Ama öbür tarafta büyük kalabalıklar var… Gürültü çok, hareket çok, organizasyon çok… fakat mihver kaymış. İnsanlar hakikati değil, kendilerine sunulan “hakikat paketlerini” savunur hale gelmiş.


Kardeşim başını kaldırdı, “peki çözüm ne?” dedi.

Dedim ki; çözüm yeni bir hareket değil… yeni bir lider değil… yeni bir slogan hiç değil…
Çözüm dönüş.
Ama kökten dönüş.
Kitaba dönüş…
Sahih sünnete dönüş…
Selefin anladığı çizgiye dönüş…
Akideyi yeniden hayatın merkezine koymadan bu ümmet toparlanmaz.

Çünkü problem yüzeyde değil, temelde. Temel çürük olunca üstüne ne inşa edersen et, bir gün çöker.
Ve şunu unutma dedim; hakikat kalabalıkla ölçülmez. Bugün yalnız kalan, garip olan, dışlanan çizgi… yarın Allah’ın izniyle izzetin kendisi olabilir.

Çaylarımız bitmişti. Ama konuşma bitmemişti. Çünkü mesele bir sohbetlik değildi… bir neslin kaybıydı.
Ve biz hâlâ o kaybın içinden geçiyoruz…

Selam ve dua ile