Geçtiğimiz günlerde "Eğlencede Nesil Mühendisliği" başlıklı yazıya mesaj kutuma gelen yorumları okudum.
Yaz hakkında düşüncelerini paylaşanların büyük kısmı anne-baba idi.
Kimisi öğretmen, kimisi esnaf, kimisi emekli, kimisi de yıllardır toplumun içinde olan insanlar...
Yorumların ortak noktası ise şuydu:
"Çocuklarımız elimizden kayıp gidiyor."
Doğru.
Peki bir soru soralım.
Milyonlarca insan aynı şeyden rahatsızsa, neden gidişat değişmiyor?
Çünkü rahatsız olmak ile dert edinmek aynı şey değildir.
Bugün insanların çoğu sonuçlardan rahatsız; fakat sebeplerle mücadele etmeye niyetli değil.
Neslin bozulmasından şikâyet ediyoruz.
Ailenin çözülmesinden şikâyet ediyoruz.
Gençliğin savrulmasından şikâyet ediyoruz.
Fakat dönüp kendimize şu soruyu sormuyoruz:
Biz ümmet olarak neyi kaybettik?
Çünkü kaybettiğimiz şey aslında nesil değil.
Nesil, kaybettiğimiz daha büyük bir şeyin sonucudur.
Biz ümmet olma şuurunu kaybettik.
Bir zamanlar Müslüman'ın derdi yalnız kendi evi değildi.
Mahallesi idi.
Şehri idi.
Ümmeti idi.
Bugün ise insanımızın ufku dört duvar arasına sıkışmış durumda.
Siyasetçinin derdi seçim.
İş adamının derdi ihale.
Esnafın derdi kazanç.
STK'nın derdi proje.
Din görevlisinin derdi mesai.
Gencin derdi eğlence.
Herkes bir şeyin derdinde.
Fakat ümmetin derdinde olan kaç kişi var?
İşte mesele burada başlıyor.
Çünkü ümmetin derdi terk edildiğinde boşalan alanı mutlaka başkaları doldurur.
Bugün çocuklarımızı biz yetiştirmiyoruz.
-Ekranlar yetiştiriyor.
-Algoritmalar yetiştiriyor.
-Diziler yetiştiriyor.
-Sosyal medya fenomenleri yetiştiriyor.
-Küresel kültür endüstrisi yetiştiriyor.
Sonra da dönüp "Bu çocuklar neden böyle oldu?" diye soruyoruz.
Oysa soru yanlış.
Asıl soru şudur:
Biz çocuklarımızı kime teslim ettik?
Daha acısı şu...
Bu teslimiyet gerçekleşirken toplumun etkili kesimleri de çoğu zaman seyirci kaldı.
Siyasetçi seyrediyor.
STK seyrediyor.
Kanaat önderleri seyrediyor.
Mülki amir seyrediyor.
Yerel yönetimler seyrediyor.
Hatta birçok anne-baba bile seyrediyor.
Sonra da herkes birbirine dönüp suçlu arıyor.
Oysa mesele suçlu bulmak değil.
Mesele kaybettiğimiz misyonu yeniden hatırlamaktır.
Çünkü ümmet olmanın bedeli vardır.
Dert yüklenmeden dava taşınmaz.
Sorumluluk almadan nesil korunmaz.
Fedakârlık olmadan gelecek inşa edilmez.
Kur'an'ın inşa ettiği insan tipi kendisi için yaşayan insan değildir.
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır anlayışıyla hareket eden insandır.
Bugün ise misyondan komisyona doğru yürüyen bir anlayış hâkim.
Dava araç oldu.
Araç amaç oldu.
Vasıta hedef oldu.
Sonra da ümmet bilinci yerini bireysel hesaplara bıraktı.
İşte bu yüzden derdi ümmet olanın dünya diye bir derdi olmaz.
Yanlış anlaşılmasın.
Çalışmaz demiyoruz.
Kazanmaz demiyoruz.
Ticaret yapmaz demiyoruz.
Makam sahibi olmaz demiyoruz.
Bilakis bütün bunları ümmetin hayrına kullanır diyoruz.
Dünya onun elindedir.
Kalbinde değildir.
Bugün yeniden düşünmek zorundayız.
Çocuklarımızı kim yetiştiriyor?
Kavramlarımızı kim dolduruyor?
Hayatımıza kim yön veriyor?
Ve biz bu tablonun neresindeyiz?
Çünkü ümmetin derdiyle dertlenmeyenlerin çocukları, yarın başkalarının projelerinin malzemesi olmaya devam edecektir.
Eğlencede nesil mühendisliğinin önüne geçmek istiyorsak önce ümmet bilincini yeniden ayağa kaldırmak zorundayız.
Aksi halde sonuçlardan şikâyet etmeye devam eder, sebepleri ise konuşmaktan kaçınırız.
Ve tarih boyunca olduğu gibi bugün de değişmeyen hakikat şudur:
Derdi ümmet olanın dünya diye bir derdi olmaz.
Ama dünya derdi olanın da ümmete ayıracak vakti kalmaz...
Selam ve dua ile.