Bazen yazılarıma yapılan bir eleştiri beni düşündürüyor.
Dikkat edin, itiraz değil...
"Abi güzel yazmışsın."
"Haklısın."
"Katılıyorum."
Ama ardından şu cümle geliyor:
"Biraz uzun olmuş."
İşte beni düşündüren yer tam da burası.
Çünkü yazılan yazıya yanlış denilmiyor. Deliline itiraz edilmiyor. Kurduğu mantığa karşı çıkılmıyor. Sadece uzun bulunuyor.
Oysa dönüp bakıyorum; en uzun yazılarımın okunması üç dakikayı bile bulmuyor.
Üç dakika...
*Bir insanın çayını karıştırırken harcadığı süre kadar.
*Sosyal medyada birkaç video kaydırırken geçen vakit kadar.
*Bir reklam kuşağının yarısı kadar.
Fakat ne yazık ki çağımızın insanı için üç dakika bile uzun görülüyor.
Bu durum beni şahsım adına üzmekten çok ümmet adına düşündürüyor.
Çünkü biz ilk emri "Oku" olan bir kitabın muhataplarıyız.
-İlk emir namaz kıl değildi.
-İlk emir zekât ver değildi.
-İlk emir cihad et değildi.
-İlk emir "Oku" idi.
Fakat bugün okumak yerine izlemeyi, düşünmek yerine tüketmeyi, araştırmak yerine hazır kanaatlere teslim olmayı tercih eden bir nesil ortaya çıktı.
Dijitalleşme hayatımıza birçok kolaylık getirdi.
Buna itiraz edecek değilim.
Lakin her kolaylığın bir bedeli vardır.
Dijitalleşmenin bizden aldığı en büyük bedellerden biri de okuma iştiyakıdır.
Eskiden insanlar bir meseleyi anlamak için sayfalar çevirirdi.
Bugün ise birkaç satırdan sonra parmak ekrana gidiyor.
Bir sonraki görüntü...
Bir sonraki video...
Bir sonraki başlık...
Bir sonraki dikkat dağıtıcısı...
Derken insan farkında olmadan düşünme kabiliyetini kaybetmeye başlıyor.
Çünkü düşünmek emek ister.
Düşünmek sabır ister.
Düşünmek bir konu üzerinde durmayı gerektirir.
Oysa dijital kültür insana sürekli hareket etmeyi öğretiyor.
Durmayı değil.
Derinleşmeyi değil.
Tüketmeyi öğretiyor.
Ben yazılarımda çoğu zaman doğru bilinen yanlışları izale etmeye çalışıyorum.
Bunu yaparken de meselenin kırılma noktaları üzerinde duruyorum.
Çünkü bir konuyu anlamanın yolu, onun dönüm noktalarını kavramaktan geçer.
Bir ağacın meyvesine bakıp hüküm vermek kolaydır.
Fakat köküne inmeden ağacı tanıyamazsınız.
Bugün birçok insan sonuçları konuşuyor.
Sebepleri konuşmuyor.
Hükümleri konuşuyor.
Dayanakları konuşmuyor.
Meyveyi konuşuyor.
Kökü konuşmuyor.
Ben ise okuyucuyu köke götürmeye çalışıyorum.
Bu yüzden bazen yazılar uzuyor.
Çünkü bazı hakikatler sloganla anlatılamaz.
Bazı meseleler bir cümleyle geçiştirilemez.
Bazı yaralar pansumanla değil, ameliyatla tedavi edilir.
Ameliyat ise zaman ister.
Belki de asıl soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Yazılar mı uzun?
Yoksa bizim dikkat süremiz mi kısaldı?
Çünkü bir zamanlar saatlerce kitap okuyan insanların torunları, bugün üç dakikalık bir yazıyı uzun buluyorsa ortada düşünülmesi gereken ciddi bir problem vardır.
Ben yazmaya devam edeceğim.
Çünkü niyetim insanlara üstünlük taslamak değildir.
Niyetim hakikati aramaktır.
Doğru bilinen yanlışları ortaya koymaktır.
Unutulan kavramları yeniden hatırlatmaktır.
Ve bazen bir insanı rahatsız edecek kadar düşündürmektir.
Çünkü insan düşünmeye başladığında değişmeye başlar.
Değişim ise çoğu zaman bir cümleyle değil, sabırla okunan birkaç satırla başlar.
"Bugün üç dakikalık bir yazıyı uzun bulan zihinler, yarın üç yüz sayfalık bir kitabı değil; üç satırlık bir hakikati bile taşıyamayacak hale gelebilir. Çünkü okumayı terk eden ümmet, sadece kitaplardan değil; kavramlardan, muhasebeden ve nihayetinde hakikatten de uzaklaşmaya başlar."
Selam ve dua ile...