Nice cümleler okunur sararmış sayfalar arasından, nice sözler işitilir ayrı ayrı dillerden ömür boyunca. Hepsi de asılı kalmaz, kalamaz dimağımızın askısında ancak duyduğumuz ya da okuduğumuz ve idrak edebildiğimiz o kısa ancak derin anlamlı cümleleri tatbik etmek biraz olsun hayatımızı, atacağımız adımlarımızı ve dahi dilimizden dökülen cümleleri düzenleyecektir.
Şöyle devam edeyim sözlerime…
Mehmet Ercan’ın denk geldiğim ve gerçekten de insana ve hayata dair düşüncelerimi değiştirebilecek kısa bir söyleşisi içindeki paragrafında!..
“İnsanların suçlarını veya günahlarını biliyoruz ve bunları rahatlıkla dile getirebiliyoruz, olduk olmadık yerlerde. Peki; o günahkar arkadaşımızın, kardeşimizin ‘töveb’sinden haberdar mıyız? Bir günaha şahit olduysak o, bizim de imtihanımız olur. Bize emredilen bir kusuru ortaya dökmekten ziyade o kusura settar olmaktır, onu örtmektir. Elimizden geliyorsa ona yanlışını gösterip onu doğru yola sevk etmektir…”
Güzel anlamlar bu taşıyan cümleleri duyunca beni şöyle bir düşündürdü tabi. Şaka yoluyla bile olsa bizler arkadaşımızın yanlışını çok rahat bir şekilde ortalığa dökebiliyoruz alınıp alınmadığını hesap etmeden… Kaldı ki insanlar duydukları olumsuz şeylere inanmaya daha meyillidir ve onun da doğruluğunu araştırmadan dökülüverir cümleler!..
Birinin günahından ne kadar eminsek onun tövbesinden de en az o kadar haberdar olmamız gerek günahından dile getirmeden önce. Çünkü söz kadar keskin, söz kadar yaralayıcı başka bir silah yoktur bu hayatta. Yunus’un da asırlar öncesinden dediği gibi,
Söz ola kese savaşı,
Söz ola kese başı,
Söz ola ağulu aşı,
Bal ile yağ ede bir söz.
Bu dörtlükten de anlaşılacağı gibi sözün onaran yönü ve tahrip gücü oldukça yüksektir!..
Bugün birinin tövbesini bilmeden günahını ortaya döküyorsak yarın başka dillerden de bizim günahlarımız dökülebilir sokakların soğuk kaldırımlarına, herhangi bir muhabbetin en can alıcı anına, hem de tövbemiz hiç bilinmeden!..