Bir düşünün…

Fas'tan Yemen'e, Türkiye'den Sudan'a uzanan geniş bir coğrafya. Altında petrol, doğalgaz, madenler; üzerinde bereketli topraklar; hayatın kendisi olan su kaynakları… Denizler, limanlar, ticaret yolları…

Ve bu coğrafyanın büyük bölümünde aynı inancın mensupları yaşıyor.

Aynı Allah'a inanıyorlar...Aynı kıbleye dönüyorlar...Aynı Peygamber'in ümmeti olduklarını söylüyorlar.

Ama birbirlerine gitmek için pasaport taşıyorlar...Birinin ülkesi bitiyor, diğerinin ülkesi başlıyor.

Peki bizi bu hale getiren neydi?

Yıllarca bize “bağımsızlık” dediler.

Sömürgecinin askeri çekildi, bayraklar değişti, yeni devletler kuruldu. Fakat geride sadece bayraklar ve devletler bırakılmadı. Parçalanmış bir coğrafya bırakıldı.

Birbirinden koparılmış pazarlar, ekonomiler ve siyasi güç merkezleri ortaya çıktı.

Burada aklımızı kullanıp şu soru soracak olusak, Bir coğrafyanın zenginliğini ele geçirmenin en kolay yolu nedir?

Cevap çok net; O zenginliğin sahiplerini tek tek muhatap almak.

Çünkü birleşmiş bir güçle pazarlık etmek başka, birbirinden koparılmış güçlerle ayrı ayrı pazarlık etmek başkadır.

Bir yerde petrol var...Başka yerde doğalgaz...Başka yerde su...Başka yerde maden...Başka yerde tarım...Başka yerde liman ve ticaret yolları.

Bunların tamamı aynı büyük coğrafyanın birbirini tamamlayan parçaları. Fakat siyasi olarak birbirinden koparıldığında herkes kendi kaynağının başında tek başına duruyor.

Petrolü olan kendi hesabını yapıyor...Suyu olan kendi hesabını...Tarımı olan kendi hesabını...Limanı olan kendi hesabını.

Ve sonunda ortaya çıkan şey şudur:Zengin coğrafya, fakat dağınık güç.

İşte emperyalizmi yalnızca tankla, tüfekle anlamak bu yüzden eksiktir.

Bazen toprağı senden almazlar...Toprağın sende kalır...Bayrağın sende kalır...Devletin sende kalır.

Ama elindeki kaynakları ortak bir ekonomik ve siyasi güce dönüştüremeyeceğin bir düzenin içerisinde kalırsın.

Sonra da sana:“Artık bağımsızsınız.”denilir.

Bağımsızlık yalnızca bayrak asmak mıdır?

Kendi petrolünün üzerinde yaşayan insan yoksulsa… Kendi toprağında yetiştirebileceğin ürünü dışarıdan almak zorunda kalıyorsan… Kendi su kaynakların dururken su konusunda birbirinle mücadele ediyorsan… Yeraltındaki servetlerin başkalarının ekonomisini büyütürken sen hâlâ borç ve bağımlılık içerisinde yaşıyorsan…

O zaman sadece bayrağa bakıp “bağımsızız” demek yetmez. Çünkü siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan eksik kalır.

Fakat burada mesele sadece dışarıdakiler de değildir. Kendimize de bakacağız.

Çünkü bizi birbirimizden uzaklaştıran şey yalnızca çizilen sınırlar olmadı. Biz o sınırları zihnimize de taşıdık.

Türk, Arap, Kürt, Fars, Berberî

Allah'ın tanışmak için verdiği farklılıkları üstünlük ve düşmanlık sebebine dönüştürdük.

Allah ise: “Müminler ancak kardeştir.”
(Hucurât, 49/10) buyuruyor.

Resûlullah (s.a.v.) de müminleri birbirlerine karşı sevgi, merhamet ve şefkatte tek bir beden olarak tarif ediyor. (Buhârî, Müslim)

Öyleyse mesele devletlerin varlığı değildir. Mesele, devletlerin arasındaki sınırların ümmetin ortak menfaatlerinin önüne geçirilmesidir.

İşte merhum Erbakan Hoca'nın D-8 projesi bu açıdan sadece bir ekonomik işbirliği projesi olarak görülmemelidir.

D-8 fikrinin arkasındaki temel düşünce şuydu:

Birbirinden kopuk duran Müslüman ülkeler, sahip oldukları ekonomik ve stratejik imkânları bir araya getirerek kendi güçlerini oluşturabilirler.

Petrolü olan petrolüyle...Tarımı güçlü olan tarımıyla...Sanayisi güçlü olan sanayisiyle...İnsan kaynağı güçlü olan insan gücüyle...Coğrafi avantajı olan coğrafyasıyla…Birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı olarak.

Bu düşünce hayata geçtiğinde ortaya yalnızca daha fazla ticaret çıkmaz. Kendi kararlarını daha bağımsız verebilen bir ekonomik güç ortaya çıkar.

İşte bizim yıllardır unuttuğumuz şeylerden biri budur. Birbirimizden kopuk olduğumuzda her birimiz küçülürüz.

Birbirimizle adil ve güçlü bir işbirliği kurduğumuzda ise elimizdeki imkânlar birbirini tamamlar.

Bu, bir gecede bütün devletlerin ortadan kaldırılması demek değildir. Sınırların yarın kaldırılması da değildir. Bayrakların yok edilmesi hiç değildir.

Tam tersine…

Kendi devletini güçlü tutarken kardeşinin devletini de güçsüzleştirmemek; kendi ekonomini büyütürken kardeşinin ekonomisini sömürülmeye terk etmemektir.

Çünkü Allah: “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 3/103) buyuruyor.

Bugün ihtiyacımız olan şey, önce bu ayetin ne söylediğini anlamaktır. Sonra da bunun hayattaki karşılığını aramaktır. Ümmet olmak sadece aynı camide saf tutmak değildir.

Ümmet olmak, gerektiğinde birbirinin derdini, güvenliğini, ekonomisini ve geleceğini kendi derdi olarak görebilmektir.

Bize çizilen sınırlar haritada olabilir...Devletlerimiz olabilir...Bayraklarımız olabilir...Ama kalplerimizin arasına sınır koymak zorunda değiliz.

Çünkü belki de bize yapılan en büyük şey, yalnızca haritanın parçalanması değildi. Harita parçalandıktan sonra her parçanın kendisini bütünden bağımsız zannetmesiydi.

Şimdi yeniden düşünmenin zamanıdır.

Petrolümüz ayrı olabilir...Suyumuz ayrı olabilir...Topraklarımız ayrı olabilir...Devletlerimiz ayrı olabilir.

Ama bunların tamamını birbirine düşman ederek değil, birbirini tamamlayan bir güç haline getirerek değerlendirebiliriz.

İşte gerçek bağımsızlık düşüncesi burada başlar. Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:

Bize bağımsızlık mı verdiler, yoksa birbirinden koparılmış parçaların her birine bağımsızlık adı mı verdiler?

Cevabını bulmak için önce haritaya değil, Kur'an'a bakmak zorundayız.

Selam ve dua ile..