24 Yıllık Ak Parti iktidarının Özelleştirme politikası: Yağma Hasanın Böbreği gibi satan satana

Türkiye'de son yirmi dört yıldır bir kelime var ki, anlamı öylesine değiştirildi ki, artık insanın sözlüğe bakası geliyor:

Özelleştirme!

Ne güzel kelime değil mi?

Sanki devlet hantallıktan kurtuluyor, verimsiz işletmeler elden çıkarılıyor, elde edilen kaynak yeni yatırımlara aktarılıyor, ülke zenginleşiyor...

Peki gerçekten öyle mi?

O zaman gelin, masal anlatmayı bırakalım ve rakamlara bakalım.

Çünkü rakamların ideolojisi yoktur...Rakamlar yalan söylemez.

24 YILDA NE KADAR SATILDI?

AK Parti iktidara geldiğinde Türkiye'de özelleştirme yeni başlamış değildi. 1986-2002 döneminde gerçekleştirilen özelleştirmelerin toplamı yaklaşık 8 milyar dolar seviyesindeydi.

Sonra AK Parti geldi.

TBMM tutanaklarına da yansıyan resmi verilere göre 2002'den sonraki dönemde özelleştirme uygulamalarının toplam büyüklüğü 64 milyar dolar seviyesine ulaştı. Aynı kayıtta bunun yanında 105 kuruluşta kamu hisseleri, 12 liman, 106 elektrik santrali, 10 şeker fabrikası, 40 tesis ve işletme, 4.685 taşınmaz ve 37 maden sahası gibi çok geniş bir varlık listesinden söz ediliyor.

Yani mesele üç-beş fabrikanın satılması değil.

Mesele, devletin ekonomik varlık haritasının değiştirilmesidir.

Üstelik Özelleştirme İdaresi'nin kendi kayıtlarında da özelleştirme uygulamalarının hisse satışı, işletme satışı-devri, taşınmaz satışı-devri ve diğer varlık satışları gibi çok çeşitli yöntemlerle gerçekleştirildiği açıkça görülüyor.

Şimdi tek tek hatırlayalım.

TÜPRAŞ: Türkiye'nin petrol rafinajının bel kemiği.

ERDEMİR: Türkiye'nin ağır sanayisinin stratejik kuruluşlarından biri.

PETKİM: Petrokimya sanayisinin temel taşlarından biri.

TÜRK TELEKOM: Ülkenin haberleşme altyapısının en önemli kuruluşlarından biri.

TEKEL: Tütün ve alkollü içki sektörünün dev kamu kuruluşu.

LİMANLAR: Kamu eliyle işletilen stratejik ticaret kapıları.

ELEKTRİK SANTRALLERİ: Termik santraller, hidroelektrik santraller...

ELEKTRİK DAĞITIM ŞİRKETLERİ: Devletin enerji dağıtımındaki ağırlığı büyük ölçüde özel sektöre geçti.

ŞEKER FABRİKALARI: Tarım-sanayi zincirinin önemli kamu işletmeleri.

MADENLER: Yeraltındaki kamu kaynaklarının işletme hakları...

TAŞINMAZLAR: Ve binlerce kamu arazisi...

Bütün bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan rakam 64 milyar dolar civarında.

Bunu AK Parti'nin karşısına dikilmiş muhalif bir rakam olarak söylemiyorum.

TBMM tutanağında iktidar milletvekilinin ağzından geçen rakam bu.

Dolayısıyla artık tartışılması gereken “Satıldı mı, satılmadı mı?” değildir.Satıldı.

Tartışılması gereken şudur:

PEKİ BU PARA NEREYE GİTTİ?

İşte asıl mesele burada başlıyor. Çünkü devletin bir fabrikasını sattığınız zaman devlet zenginleşmiş olmaz. Devletin elindeki bir varlığı nakde çevirmiş olursunuz.

Ailenin evini satıp eline para geçmesi gibi...Evet, o gün cebinizde para vardır...Ama artık eviniz yoktur. Eğer sattığınız varlık sürekli gelir üreten bir kuruluşsa, mesele daha da ağırdır.

Çünkü siz yalnızca bugünkü satış bedelinden vazgeçmiyorsunuz. Gelecekte elde edeceğiniz gelirlerden de vazgeçiyorsunuz.

Özelleştirmenin savunucuları ise bize yıllarca şunu söyledi: “Devlet ticaret yapmaz.”

Peki...Devlet ticaret yapmasın.

Ama devletin yaptığı satışlardan elde edilen para üretime, teknolojiye, yeni sanayi tesislerine, yeni stratejik yatırımlara dönüşmediyse ne oldu?

Bir taraftan varlıklar satıldı...Diğer taraftan borçlar büyüdü...Diğer taraftan faiz yükü arttı...Ve bugün hâlâ “kaynak lazım” deniliyor.

O zaman insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: 24 yılda 60 milyar doların üzerinde özelleştirme yapılmışsa, bu ülkenin neden hâlâ satacak varlık arayışında olması gerekiyor?

Mesela Türk Telekom...

2005 yılında şirketin yüzde 55'i 6 milyar 550 milyon dolara satıldı. Bu rakam Özelleştirme İdaresi'nin kendi kayıtlarında açıkça yer alıyor.

Sonrasında yüzde 15'lik halka arz da yapıldı...Türk Telekom'un özelleştirilmesinden toplamda milyarlarca dolarlık gelir elde edildi.

Bugün dönüp baktığımızda ise karşımızda bambaşka bir tablo var. 2022 yılında Türkiye Varlık Fonu, Türk Telekom'un yüzde 55 hissesini yaklaşık 1,65 milyar dolar karşılığında satın aldı.

Yani devletin sattığı stratejik bir kuruluş yıllar sonra yeniden devletin kontrolüne döndü.

Şimdi insan sormaz mı: Madem sonunda yeniden kamu kontrolüne alınacaktı, aradaki yılların hesabı kim tarafından verilecek?

İşte özelleştirme tartışmasının asıl sorusu budur.

Tüpraş'ı, Erdemir'i, Petkim'i Satıp Ne Kazandık?

TÜPRAŞ'ın toplam satışlarından yaklaşık 4,6 milyar dolar, ERDEMİR'den yaklaşık 2,8 milyar dolar, PETKİM'den yaklaşık 2,3 milyar dolar seviyesinde gelir elde edildi.

Türk Telekom'la birlikte yalnızca bu dört dev kuruluş üzerinden bile yaklaşık 16 milyar dolarlık bir büyüklükten söz ediyoruz.

Bunlar mahalle bakkalı değil...Bunlar Türkiye'nin sanayi omurgasıydı.

Bir ülke kendi sanayi omurgasını satıp sonra “yerli ve milli ekonomi” sloganını ne kadar yüksek sesle söylerse söylesin, ortada cevaplanması gereken ciddi bir çelişki vardır.

Çünkü yerlilik yalnızca ürünün üzerinde yazan etiketten ibaret değildir.

Yerlilik;..petrokimyanın,..çeliğin,..enerjinin,..haberleşmenin,..limanın,..ulaştırmanın,..madenin,..tarım-sanayi zincirinin kontrolünü de gerektirir.

Ve Şimdi Sıra Yollarda...

Tam burada 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete'ye geliyoruz. Karar Sayısı: 11750.

Kararla Niğde-Pozantı Otoyolu, Gaziantep Çevre Otoyolu ve Bursa Çevre Otoyolu'nun Çağlayan Kavşağı-Yenişehir Kavşağı arasındaki bölümü özelleştirme kapsam ve programına alındı.

Fakat mesele sadece bu üç yeni yol değil...Daha önceki kararlarla birlikte kapsamın içerisinde;

15 Temmuz Şehitler Köprüsü,..Fatih Sultan Mehmet Köprüsü,..Edirne-İstanbul-Ankara Otoyolu,..Pozantı-Tarsus-Mersin Otoyolu,..Tarsus-Adana-Gaziantep Otoyolu,..Toprakkale-İskenderun Otoyolu,..Gaziantep-Şanlıurfa Otoyolu,..İzmir-Çeşme Otoyolu,..İzmir-Aydın Otoyolu,..Niğde-Pozantı Otoyolu,..Ankara Çevre Otoyolu,..İzmir Çevre Otoyolu,..Fatih Sultan Mehmet Köprüsü Çevre Otoyolu,..Gaziantep Çevre Otoyolu..ve Bursa Çevre Otoyolu'nun belirli bölümü bulunuyor.

Ve süre? 30 yıl.

Evet...Tam 30 yıl.

İşlemlerin tamamlanması için öngörülen tarih de 31 Aralık 2031.

Şimdi burada birileri çıkıp:“Devlet satmıyor.”diyecek. Doğru.Tapuyu vermiyor. Ama işletme hakkını 30 yıllığına devretmek de ekonomik açıdan küçümsenecek bir şey değildir.

Çünkü mesele tapu değil sadece. Mesele gelir akışıdır...Bu yollar ve köprüler boş tarlalar değil.

Türkiye'nin en yoğun kullanılan ulaşım damarlarıdır. Üstelik bunların önemli bir kısmı yıllardır çalışıyor...Vatandaş geçiyor...Para ödüyor...Devlet gelir elde ediyor. Şimdi bu gelir üreten altyapının işletme hakkı 30 yıllığına özel sektöre açılıyor.

2012'de Ne Olmuştu?

Daha da ilginç bir ayrıntı var. Bu köprü ve otoyollar daha önce de özelleştirilmek istenmişti. 2012'deki ihalede Koç Holding-UEM Group-Gözde Girişim ortaklığı 5 milyar 720 milyon dolar teklif etmişti.

Ancak ihale daha sonra iptal edildi...Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, teklifin düşük olduğunu savunduğu ve 7 milyar doların altındaki bir değerlemeyi “vatana ihanet” olarak nitelediği aktarılmıştı.

Şimdi 2026'dayız. Aradan 13 yıl geçti. Köprüler hâlâ yerinde. Otoyollar hâlâ yerinde. Araçlar hâlâ geçiyor. Vatandaş hâlâ ücret ödüyor. Ve şimdi önümüzde 30 yıllık yeni bir işletme hakkı modeli var.

O halde soruyorum: 2012'de 25 yıllık işletme hakkı için 5,72 milyar dolar teklif edilen bu varlıkların bugün 30 yıllık işletme hakkı kaç milyar dolar ediyor?

İhale yapılmadan önce bu hesabı milletin önüne koymak zorundasınız.

Bu Yollar Kimin? Bu sorunun cevabı basit: Milletin.

Çünkü köprüleri, otoyolları, bağlantı yollarını bu milletin vergileriyle kurulan kamu bütçesi finanse etti. Şimdi yapılması gereken şudur: Kaç kilometre yol?..Kaç köprü?..Günlük araç geçişi kaç?..Yıllık gelir ne kadar?..Bakım ve işletme gideri ne kadar?..Net gelir ne kadar?..Son 10 yılda devletin elde ettiği toplam gelir ne kadar?..Önümüzdeki 30 yılda tahmini gelir ne kadar?..İşletme hakkının bedeli ne kadar?..Özel işletmeci geçiş ücretlerini hangi formülle artıracak? Vatandaşın cebinden 30 yılda çıkacak toplam para ne kadar?

Millet bunların tamamını bilmek zorunda. Çünkü mesele bir ihale dosyası değildir. Mesele 30 yıllık bir kamu gelirinin geleceğidir.

“Devlet İşletmez” Masalı

Devlet işletmeciliği elbette tartışılabilir. Verimsiz bir kamu işletmesi özel sektörden daha kötü yönetilebilir. Buna itirazımız yok.

Ama stratejik ve gelir üreten altyapıyı devretmenin de bedeli vardır. Bir devlet, “Ben işletmecilik yapmayacağım” diyebilir. Ama o zaman şu soruyu cevaplamak zorundadır: Neden gelir üreten varlıkları devrediyorum? Ve daha önemlisi:

Devletin bu gelirden vazgeçmesinin karşılığında aldığı bedel, vazgeçtiği gelecekteki gelirleri karşılıyor mu? İşte mesele budur...Özelleştirme taraftarı da karşıtı da önce bu hesabı yapmak zorundadır.

64 Milyar Dolar Neden Yetmedi?

Buraya tekrar dönelim. 2002'den sonraki dönemde özelleştirme uygulamalarının toplamı yaklaşık 64 milyar dolar seviyesine geldi. Bugün hâlâ ekonomik sıkıntılardan,..bütçe açığından,..borçtan,..faizden,..kaynak ihtiyacından,..yeni gelir arayışından söz ediyorsak...

Milletin sormaya hakkı vardır: Bu 64 milyar dolar Türkiye ekonomisinde nasıl bir kalıcı servete dönüştü?

Kaç yeni TÜPRAŞ kuruldu?..Kaç yeni ERDEMİR kuruldu?..Kaç yeni PETKİM kuruldu?..Kaç yeni Türk Telekom kuruldu?..Kaç yeni liman yapıldı?..Kaç yeni stratejik kamu işletmesi oluşturuldu?..Kaç teknoloji şirketi devlet desteğiyle dünya markası haline getirildi?..Kaç yüksek katma değerli sanayi tesisi kuruldu?

Bunların hesabı yapılmadan “özelleştirme gelirleri ekonomiye katkı sağladı” demek eksik bir cümledir. Çünkü satış geliri ile ekonomik servet aynı şey değildir.

Sattığınız Şey Fabrika İse Bir Gün Fabrika Biter...

Bir ülkenin ekonomisini aile bütçesine benzetelim.

Evin var...Arsan var...Dükkânın var...Fabrikan var...Sonra borçlanıyorsun. Borcu kapatmak için dükkânı satıyorsun...Sonra arsanı satıyorsun...Sonra fabrikayı satıyorsun...Sonra:“Bakın, ne kadar para bulduk!” diyorsun. Doğru. Para buldun.

Ama varlıklarını azalttın. Sonra yeniden borçlanıyorsun. Bu defa neyi satacaksın?

İşte bugün karşımıza çıkan soru budur.Fabrikalar gitti...Limanların önemli bölümü gitti...Enerjinin önemli bölümü özel sektöre geçti...Taşınmazlar satıldı...Şimdi gelir üreten otoyollar ve köprüler gündemde. Peki bundan sonra ne var?

Yarın Neyi Satacağız?..Yoksa Devleti mi?

Bir ülkenin kalkınması, elindeki varlıkları sürekli paraya çevirmesi değildir.

Kalkınma; varlık üretmektir...Fabrika üretmektir...Teknoloji üretmektir...Marka üretmektir...Enerji üretmektir...Katma değer üretmektir...Dışarıdan aldığından daha fazlasını dışarıya satmaktır...Ve en önemlisi: Gelecek nesillere bugünkünden daha büyük bir ekonomik miras bırakmaktır.

24 yılın sonunda Türkiye'nin önüne konulan tablo ise insanı ister istemez düşündürüyor:

Önce kamu işletmeleri...Sonra limanlar...Sonra enerji...Sonra taşınmazlar...Şimdi otoyollar ve köprüler...Peki yarın?

Bu Milletin Sorması Gereken Tek Soru

Ben özelleştirmeye kategorik olarak karşıyım demiyorum.Ama şunu söylüyorum: Milletin malı satılıyorsa, millet hesabını soracak.

Kime?..Kaça?..Hangi şartla?..Kaç yıllığına?..Ne kadar gelir üretiyor?..Devlet bu gelirden neden vazgeçiyor?..Satıştan elde edilen para nereye gidiyor?..Ve en önemlisi: Devletin sattığı şeyin yerine ne konuluyor? Yeni üretim getirecek sanayi ve teknoloji mi? yoksa Dış Borç Faizi mi?

Bunların hesabı verilmeden “ekonomiye katkı sağlandı” demek, milletin aklıyla alay etmektir. Çünkü devletin kasasına bir defa giren para biter. Ama devletin elindeki gelir üreten varlık, nesiller boyunca gelir üretebilir. İşte aradaki fark budur.

Bugün mesele yalnızca iki köprünün veya birkaç otoyolun 30 yıllığına işletme hakkının devredilmesi değildir. Asıl Mesele, devletin ekonomik mülkiyet ve gelir alanının 24 yılda nereden nereye geldiğidir.

Ve artık bu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Yağma Hasanın Böbreği G Gibi Satılanların Parası Nerede?

Ve Şimdi Sıra Yollara Geldiyse, Yarın Sıra Neye Gelecek?

Milletin malı babanın malı değildir...Devletin malı da iktidarın malı değildir. Devlet malı, milletin emanetidir. Emanetin sahibi de günü geldiğinde hesabını sorar.

Ve o hesap, sloganla değil; rakamla, belgeyle ve kuruşu kuruşuna bilanço ile verilir.