Tarih, yalnızca kronolojik olayların sıralanması değildir. Tarih, milletlerin ruhunu yansıtan, geleceğe yön veren dönüm noktalarıyla anlam kazanır. Bizim için 30 Ağustos, işte bu türden bir tarihtir: Bir milletin “var olma” iradesini haykırdığı, kaderini kendi elleriyle yazdığı gün.
30 Ağustos’u anlamak, yalnızca bir askeri zaferi kutlamak değildir. Çünkü bu tarih, insanın en temel arayışını, yani özgürlük arzusunu anlatır. İnsanlık tarihi boyunca nice uygarlıklar yıkıldı, imparatorluklar çöktü, halklar esarete sürüklendi. Fakat insanın en köklü içgüdüsü hep aynı kaldı: Kendi geleceğine kendisinin hükmetme isteği. Türk milletinin Anadolu bozkırında verdiği bu mücadele, aslında insanlığın ortak hafızasına yazılmış bir özgürlük çığlığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kazanılan Büyük Zafer, yalnızca bir askeri başarı değil, bir zihniyet devrimidir. Çünkü 30 Ağustos, “kurtarıcı” bekleyen bir toplumun, kendi kurtuluşunu yine kendi elleriyle inşa edebileceğini göstermiştir. O gün Anadolu’nun yorgun köylüsü, cephedeki askeri, sırtında mermi taşıyan kadını, cepheye katılan genciyle bir bütün olmuş; kaderini bir daha kimseye bırakmamaya yemin etmiştir.
Felsefi açıdan bakıldığında 30 Ağustos, varoluşsal bir dönüm noktasıdır. Bir milletin, “ya özgür yaşayacağım ya da hiç yaşamayacağım” ikilemiyle karşı karşıya kaldığında, tercihini onurdan yana yapmasının tarihsel örneğidir. Nietzsche’nin dediği gibi: “İnsanı yıkan yük değil, yükün anlamını yitirmesidir.” O gün Türk milleti, çektiği tüm acıların anlamını yeniden bulmuş, acıyı zaferin yakıtına dönüştürmüştür.
Bugün bizler, 30 Ağustos’u yalnızca bir zafer günü olarak değil, aynı zamanda bir uyarı, bir hatırlatma olarak da görmeliyiz. Çünkü bağımsızlık bir kez kazanılıp sonsuza kadar sürecek bir miras değildir. Onu ayakta tutan, milletin hafızası, şuuru ve özgürlüğüne sahip çıkma iradesidir. Eğer bizler 30 Ağustos’un ruhunu unutursak, tarih bir kez daha bizi sınamaktan çekinmeyecektir.
30 Ağustos, bize şunu öğretir:
Özgürlük, dışarıdan verilen bir armağan değil, bedeli ödenmiş bir haktır. Onuru korumanın yolu, zor anlarda bile umuda sarılmaktan geçer. Ve hiçbir millet, kendi kaderini ellerinden bıraktığı sürece varlığını sürdüremez.
Bugün, zaferin üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçti. Fakat her 30 Ağustos, bize yeniden aynı soruyu sorduruyor: Biz özgürlüğümüzün, bağımsızlığımızın, birlik ve beraberliğimizin ne kadar farkındayız?
Eğer cevabımız olumluysa, işte o zaman 30 Ağustos’un gerçek mirasçılarıyız demektir. Çünkü bu tarih, yalnızca geçmişin şanlı bir hatırası değil, geleceğe bırakılmış bir sorumluluktur.
Zafer Bayramı kutlu olsun.