Cumhuriyetimizin 100. yılında Mavi Vatanın ne olduğunu, sahip olduğumuz deniz yetki alanlarının neden önemli olduğunu ve bu konudaki görüşlerimi dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Bu yazıda Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’ne değineceğim.  

Marmara Denizi zaten bir iç deniz olması sebebiyle ayrıca bana ayrılan sayfa sayısının da kısıtlı olduğunu dikkate alarak bu konuya değinmeyeceğim.

Cumhuriyetimizin 100. yılında bilgilendirme ve kamuoyu oluşturma görevini almaktan duyduğum kıvancı da ayrıca ifade etmek istiyorum.

Denizler Neden Önemlidir?

Geçmişten beri denizler insanoğlu için büyük önem ifade etmiştir.

Denizlerin insanlar için besin kaynağı olması, uzaktan savunma amacı taşıması, ticaret yollarının kontrol altına alınması ya da ticaret maksadıyla kullanılmasını denizlerin önemi açısından sıralayabiliriz.

Hızla değişen dünya ve bu konjonktürde artan tüketim ve ana kara kaynaklarının azalması insanları deniz altı kaynakları da kullanmaya yöneltmiştir.

Bunun yanı sıra dünya yüklerinin yaklaşık %85'i, petrol ve petrol türevlerinin ise yaklaşık %97'si deniz yoluyla taşınmaktadır.

Deniz taşımacılığı ile mukayese edildiği zaman; demir yolu taşımacılığının 3 kat, kara yolu taşımacılığının 7 kat ve hava yolu taşımacılığının ise 21 kat daha pahalı olduğunu görmekteyiz. (Yaycı, 2022: 3).

Dünya nüfusunun %75'i kıyılara yakın bölgelerde yaşamaktadır. Türkiye'nin ise sınırlarının %70'inden fazlası denizlerle çevrilidir, kıyı uzunluğu 8743 kilometredir ve nüfusunun %50'sinden fazlası denizlerle çevrili şehirlerde yaşamaktadır. (Yaycı, 2022: 3).

Ayrıca sadece Doğu Akdeniz hidrokarbon rezervlerinin Türkiye'nin  572 yıllık, Avrupa'nın ise 30 yıllık doğalgaz ihtiyacını karşılayabileceği hesaplanmıştır. (TURK DEGS, 2020b;akt. Yaycı, 2022).

Kuşkusuz denizlerin önemi sadece bu verilerle de sınırlı değildir.

Denizcilik Tarihimiz bugün Proto - Türkler olarak kabul edilen Saka - İskit İmparatorluğu ve Etrüsklerle başladığı düşünülen denizcilik vasfımız Selçukluların da Karadeniz, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Marmara Denizi kıyısı olan Küçük Asya'ya girişiyle devam etmiştir.

Osmanlı Devletinin Karadeniz'i (Kurumahmut, 2006) ve Adalar Denizi'ni (Kurumahmut ve Başeren, 2004) bir Osmanlı iç denizi yaptığı gerçektir. Doğu Akdeniz’de kısmi deniz hakimiyeti ve tam anlamıyla deniz kontrolü sağlayarak o günkü şartlarda Kızıl Deniz ve Basra Körfezi ile okyanuslara uzanarak bu sularda da sancak ve varlık göstermiştir (Yaycı, 2022: 2).

Osmanlı devleti de her benzeri devlet gibi, denize ve denizciliğe verdiği önemin azalması veya denizlerden uzaklaştırılması ölçüsünde küçülmüş ve yüzyıllar sonra başladığı yere, Anadolu kıyılarına geri dönmek zorunda kalmıştır (Bostan, 2003: 5).

Denizlerin tarihimizdeki önemi açısından Barbaros Hayreddin Paşa'nın "Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur" sözünü ve Deniz Tarihçisi Ali Haydar Emir Alpagut'un şu sözlerini vererek bu alt başlığı da noktalandırmak istiyorum: "Denizler tükenmez bir servet ve kuvvet membaıdır. Osmanlı milletinin tabiatında ise denizcilik olmayabilir. Ancak, öyle bir memlekette oturmaktadır ki o memleket stratejik, politik ve ekonomik durumu itibariyle, denizlere hâkim bir milletle var olmak ihtiyacındadır. Osmanlı Türkleri ya denizci olmaya veya eski vatanlarının kızgın çöllerinde çobanlık etmeye mahkûmdur (Alpagut, 1913: 168)."

Mavi vatan ülkemizin deniz yetki alanlarını ifade etmek için kullanılan bir ifadedir. Bu ifade ilk kez emekli Tümamiral Cem Gürdeniz tarafından dile getirilmiştir. Aşağıda anlatacağım problemleri anlaşılabilir kılmak adına kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve karasularını tanımlamanın gerekli olacağını düşündüm.

Kıta Sahanlığı: Kıyı esas hatlarından itibaren 200 ile 350 deniz mili mesafeye kadar olan deniz alanlarının deniz yatağı ve toprak altını araştırma ve canlı olmayan kaynaklarını işletme hakkıdır ( BMDHS, md. 76-85).

Münhasır Ekonomik Bölge: Karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 mil genişlikteki deniz alanlarının deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki suların canlı ve canlı olmayan kaynaklarını araştırma ve işletme hakkıdır (BMDHS, md. 55-75).

Karasuları: Denize kıyısı olan devletlerin kara ülkesidir. Anakara karasuları anakaranın ve varsa ada, adacık ve kayalıkların esas hatlarından itibaren ölçülür; Takımada ülkelerinin ise esas hattı adaları arası 100 mili aşmamak kaydıyla çevresi dikkate alınarak çizilir.

Karadeniz'e kıyısı bulunan ülkeler Türkiye, Gürcistan, Bulgaristan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Romanya'dır. Orta Çağ'da İpek Yolu üzerinde bulunması sonrasında ise Rusya'nın sıcak denizlere inme amacı ve Soğuk Savaş Döneminde Sovyetlerin Karadeniz’de kendi güvenliğini korumayı amaçlamasıyla çekişmeli bir geçmişe sahiptir. Günümüzde Sovyetlerin dağılmasıyla Kafkaslar ve Hazar havzasında bağımsızlığını kazanan devletlerin sahip olduğu petrol ve doğalgaz kaynakları bölgenin öneminde değişiklikler yapmıştır (Yaycı, 2022).

Sovyetlerle  23 Haziran 1978 Kıta Sahanlığı sınırlama antlaşması ve 5 Aralık 1986 Münhasır ekonomik bölgemizi belirleyen kanunun meclisten geçmesi ile bugünkü Karadeniz sınırlarımızın temeli oluşturulmuştur. 4 Aralık 1997'de ise Bulgaristan’la kıta sahanlığı ve MEB antlaşması yapılmıştır.

Emekli Paşa Cihat Yaycı'ya (2022) göre: "Türkiyenin 1986 ile ifade ettiği MEB sınırları ve kıyıdaş devletlerle imzaladığı antlaşmalar Mavi Vatan'ın Karadeniz kıyılarını oluşturmaktadır. Mevcut konjonktürde Karadeniz'de uluslararası hukuk çerçevesinde deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin hiçbir sorun yoktur (s. 32).

Adalar Denizi 1830 yılında bağımsızlık kazanan Yunanistan ilk kez bu tarihte Eğriboz, Kuzey Sporat ve Kiklat adalarını almış daha sonrasında "Altı Büyük Devlet Kararı" ile Taşoz, Semadirek, Limni, Bozbaba, Midilli, İpsara, Sisam ve Ahikerya'nın Yunanistan'a devredilmesi kararlaştırılmıştır. Uşi antlaşmasıyla İtalya’nın Menteşe adalarını Osmanlıya devretmesi kararlaştırılmış lakin 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ağustos 1915’te Uşi Antlaşmasının kendisine yüklediği yükümlülükleri feshettiğini ilan etmiştir.

1.Dünya Savaşında da Osmanlı Devleti hükmen yenildiğinden bu antlaşma fiiliyata geçmemiştir. 1947 Paris barış antlaşmasıyla da adaların bugünkü nihai statüsü belirlenmiştir. Bugün Yunanistan ile olan anlaşmazlığımızın temelinde Yunanistan'ın hem Paris Antlaşmasında hem Lozan Antlaşmasında hem de 1913 Lozan Antlaşmasında (1.Balkan Savaşı sonucu) askersizleştirilmesi şartıyla verilen adalarda bugün bu şarta uyulmaması ve bunun yanı sıra karasularını Lozan’da geçen 3 mil ibaresine rağmen 1936'da 6 mile çıkarmasıdır.

Bugün ise 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesini sebep göstererek (Türkiye bu sözleşmeye üye değildir.) 12 mile çıkarma hakkının olduğunu savunuyor. Bu durumun gerçekleşmesi sonucunda Yunanistan karasuları %38,66’dan %60,88’e çıkacak, Türkiye'nin karasuları ise (12 mile çıkarması durumunda) %7.55'den %8,76'ya çıkacaktır (Yaycı, 2022: 112).

Ayrıca BMDHS madde 15’e göre İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin her birinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur.

Adalara verilen karasularının 12 deniz miline çıkarılmasının açık şekilde Adalar Denizi’ni Yunan Denizi’ne dönüştürme amacı taşıdığı ortadadır. Karasularının 12 Deniz miline çıkarılmasıyla Türkiye’nin karasularının büyüme oranı ile Yunanistan’ın karasularının büyüme oranı arasındaki orantısız büyüme açığı orantılılık ve hakkaniyet ilkesine aykırıdır. Bununla da kalmamakla birlikte Yunanistan kendisini bir takımada devleti gibi göstererek esas hattının (kıyı başlangıç çizgisi) adalarının sınırlarına kadar olduğunu savunarak ve bu sınırlandırmadan hareketle bu adaların bir de kıta sahanlığı hakkı olduğunu söyleyerek uluslararası hukuka da aykırı bir söylemde bulunmaktadır.

Adalar denizinde ayrıca antlaşmalarda adı geçmeyen yani Yunanistan’a devredilmeyen ada, adacık ve kayalıklar bulunmakta iki taraf da bu adı geçmeyen EGAYDAAK'ların kendisine ait olduğunu savunmaktadır. Lakin bu da çok açık görülmektedir ki antlaşmalarda adı geçmeyen yani Türkiye Hükümeti’nin resmen hakkından vazgeçmediği adalar Osmanlı Devleti’nin hukuki halefi Türkiye Cumhuriyeti’ne aittir.

Doğu Akdeniz Dünya petrollerinin yarısından fazlasına sahip olan Ortadoğu’nun bu bölgede bulunması ve Dünya ticaretinin önemli bir bölümüne sahip olması Doğu Akdeniz’i rekabet merkezi haline getirmiştir. Doğu Akdeniz, Türkiye ve Suriye üzerinden Mezopotamya ve Orta Doğu coğrafyalarına, Süveyş Kanalı sayesinde ise Basra körfezine kadar uzanan deniz ticaretinin bağlantı hattı olmuştur. Dünya denizlerinin yaklaşık %1'ine tekabül eden Akdeniz'de dünya deniz trafiğinin 3'te biri gerçekleşmektedir.

Adalar Denizinde olduğu gibi burada da Yunanistan’la sorunlarımız bulunmaktadır. Yunanistan Akdeniz’e kıyısı olan Girit adasını gerekçe göstererek Mısırla deniz yetki alanı sınırlandırma antlaşması yapmıştır (Birbiriyle anakaraları bağlamında söz konusu denizde 400 deniz milinden uzak, komşu olmayan devletler münhasır ekonomik bölge antlaşması yapamaz). Bu antlaşma ülkemizin Libya Hükümetiyle imzaladığı Uluslararası deniz hukukuna ve orantılılık esasına uygun olan deniz yetki alan sınırlandırma antlaşmasına karşıt şekilde ülkemiz Münhasır ekonomik bölgesini işgal amacı taşımaktadır. 1968 Viyana Antlaşmalar Hukuku sözleşmesine göre yapılan bu 2 taraflı antlaşma 3. tarafın haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle geçersizdir. Dışişleri bakanlığımız antlaşmanın Türkiye için yok hükmünde olduğunu açıkça belirtmiştir.

Sonuç:

Cumhuriyetimizin 100. yılında Türk diplomasinin barışı ve bölgedeki istikrarı sağlamayı şiar edinmesinin göstergelerinden olan Kıbrıs Barış Harekâtı, Kardak operasyonu ve Libya’daki istikrarı sağlama girişimi Yunanistan ve üye olduğu Avrupa Birliğinin bölgedeki çıkarlarına ters düşmesi ülkemiz üzerindeki baskıları arttırmaktadır.

Avrupa Birliği komisyonunun 2019’da Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama faaliyetleri nedeniyle kınamasına rağmen haklarımızı savunmadaki kararlı duruşumuzu sürdürdük. Güncel durumda ise Emekli Paşa Cihat Yaycı 22 Aralık 2020’den itibaren gemilerimizin Yunanistan’ın bize kabul ettirmeye çalıştığı Sevilla haritası sınırlarını geçmediğini ifade ediyor.

Bu durumun sebeplerini AB ile ilişkilere yeni bir sayfa açmak veya ekonomik problemlerimizin dış politikamızdaki etkileri olarak yorumlayabiliriz. İnanıyorum ki en kötü zamanında küllerinden milli birlik bilinciyle doğan ve bu temeller üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti emperyalizme karşı verilen bu mücadeleyi de başarıyla sonuçlandıracaktır.

Türk Milleti!

Ebediyete akıp giden her 10 senede bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene!      

Hasan Basri ÖZ     

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi                                       

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol