Bir gençlikti bizimki...Yetmişlerin, seksenlerin o dar sokaklarında; imkânı kıt ama gönlü zengin bir gençlikti.

Cebimizde belki yirmi beş kuruş vardı. Ama o yirmi beş kuruşun tamamı bize ait değildi. Arkadaşımızın canı bir şey çekmişse, yarısı onundu. Çünkü biz paylaşmayı sonradan öğrenmedik; paylaşarak büyüdük.

Üstümüzde yamalı bir ceket, ayağımızda eskimiş bir ayakkabı olabilirdi. Ama başımız dikti.

Çünkü insanın itibarı elbisesinden değil, ahlâkından gelirdi.

İnanırdık.

Ama bizim inancımız, yalnızca dilde tekrarlanan sözlerden ibaret değildi. Hayatımıza yön veren bir kaynağımız vardı: Kur’an. Onun hemen ardından, Allah Resûlü'nün sahih sünneti gelirdi. Ne yaşayacağımızı, nasıl bir insan olmamız gerektiğini önce orada arardık.

Sonra okurduk.

Hem de öyle bugün birkaç satır okuyup geçtiğimiz gibi değil...

Bir kitabın sayfalarında saatler geçirirdik. Bazen bir cümle üzerinde günlerce düşünürdük. Medreselerde Mızraklı İlmihal okutulurken, biz kendi yolumuzu ararken Mızraksız İlmihal ile yola koyuluyorduk.

Yoldaki İşaretler elimizden geçer, bize istikameti ve sorumluluğu düşündürürdü. Yoldaki Musibetler bize yürüdüğümüz yolun bedelsiz olmadığını hatırlatırdı. Ayağıma Zincir Vurmak Niye sorusunu kendimize sorar, insanın özgürlüğünü ve iradesini yeniden düşünürdük.

Devrimin Çakıl Taşları, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler deken Taşları Yemek Yasak ve daha nice eser, düşünce dünyamızın taşlarını döşerdi.

Sonra Hüsnü Aktaş'ın Medenî Vahşet'i çıkardı karşımıza. Dünyanın “medeniyet” diye önümüze sürdüğü şeyin ardındaki yüzü sorgulamayı; insanlığın ulaştığı teknolojiyle değil, insana verdiği değerle ölçülmesi gerektiğini öğretirdi.

Fakat hiçbir kitabı Kur'an'ın yerine koymazdık.

Ölçümüz belliydi.

Okur, düşünür, tartar; doğru bildiğimizi Kur'an ve sahih sünnetin terazisinde ölçerdik.

Çünkü bizim için okumak, çok şey bilmek değildi.

Doğru bildiğiyle doğru yaşamaktı.

Komşunun namusu bizim namusumuzdu.

Bir garibin hakkı çiğnenirse “Bana ne?” deyip geçmezdik. Haksızlığa uğrayanın yanında durmanın bedeli varsa, o bedeli göze alırdık. Çünkü biz, insanın bazen rahatını değil, doğru olanı seçmesi gerektiğini bilirdik.

Mahallede bir yoksulun kapısı varsa, o kapı yalnız değildi.

Birinin evinde ekmek eksikse soframızdan eksilirdi. Bir çocuğun ayakkabısı yoksa birkaç genç bir araya gelir, bir çaresini bulurdu. Bir ihtiyarın odunu bittiyse, hava kararmadan kapısında belirirdik.

Kimse fotoğraf çekmezdi.

Kimse paylaşmazdı.

Kimse “Bakın ne kadar iyilik yaptım.” demezdi.

Çünkü iyilik, alkış için değil; Allah için ve insanlık için yapılırdı.

Dostluklarımız da menfaat hesabıyla kurulmazdı.

Düşenin elinden tutardık.

Yanlış yapan arkadaşımızı da alkışlamaz, gerektiğinde karşısına geçip “Yanlış yapıyorsun.” derdik. Çünkü dostluk, birbirinin hatasını gizlemek değil; birbirini doğruya taşımaktı.

Şimdi düşünüyorum da...

Bizim çok şeyimiz yokmuş.

Ama ne çok şeyimiz varmış!

Bir kitabı paylaşacak arkadaşımız, derdimizi anlatacak dostumuz, kapısını çalabileceğimiz bir komşumuz, acısını kendi acımız sayacağımız bir insanımız varmış.

Bugün imkânlar çoğaldı.

Haberleşmek kolaylaştı, hâl hatır sormak zorlaştı.

Dünyanın öbür ucundakini biliyoruz; yanı başımızdakinin derdinden habersiz kalabiliyoruz.

Belki de bizim asıl özlediğimiz şey eski zamanlar değil.

Eski insan.

Sözüne güvenilen insan...

Emanete sahip çıkan insan...

Komşusunu gözeten insan...

Yoksulun elinden tutan insan...

Dostunun zor gününde yanında duran insan...

İnandığı gibi yaşayan insan...

Ve cebinde yalnızca yirmi beş kuruşu olduğu hâlde, onu bile paylaşabilecek kadar gönlü zengin insan...

Bir gençlikti bizimki.

Eksikleri vardı elbette.

Ama bir tarafı vardı ki bugün bile insanın içini sızlatıyor:

İnsan, insanın derdiydi.

Biz belki çok şey kaybettik.

Ama en çok da ALLAH'ın Her şeye, İnsan olarak biz de birbirimize yetmeyi unuttuk.

Ve insan bazen geçmişi değil, geçmişteki kendisini özlüyor.

Belki de bugün dönüp baktığımızda asıl acı olan şudur:

Bir zamanlar insanı yaşatmayı medeniyet, hakkı gözetmeyi ahlâk, paylaşmayı kardeşlik sayan bir gençliktik.

Şimdi ise insanın elindeki imkânlar çoğaldı; fakat insanın insana karşı merhameti aynı ölçüde çoğalmadı. Teknoloji ilerledi, iletişim hızlandı, şehirler büyüdü, kelimeler çoğaldı... Ama bütün bunların ortasında insan yine insana zulmedebiliyor.

İşte o zaman, yıllar önce okuduğumuz Medenî Vahşet yeniden düşüyor insanın aklına.

Ve insan sormadan edemiyor:

Medeniyet dediğimiz şey gerçekten nedir?

Gökyüzünü delen binalar mı?

Elimizdeki son model cihazlar mı?

Yoksa yanı başımızdaki insanın acısını duyabilmek mi?

Belki de en büyük vahşet, vahşeti medeniyet diye sunabilmektir.

İşte bizim gençliğimiz, bütün eksikleriyle birlikte, bu ayrımı öğrenmeye çalışan bir gençlikti.

Kur’an'ı baş tacı eden, sahih sünneti yol azığı bilen; Mızraklı İlmihal'in gölgesinden sıyrılıp Mızraksız İlmihal'le kendi yolunu arayan; Yoldaki İşaretler'den Medenî Vahşet'e uzanan kitaplarla düşünen; okuyan, araştıran, sorgulayan; haksızlığa karşı duran, mazlumun yanında saf tutan ve insanın şerefini her şeyin üstünde bilen...

Bir gençlikti bizimki.

Geri gelmeyecek kadar eski...

Ama bize insan olmanın ne demek olduğunu hatırlatacak kadar canlı.

Ve belki de bugün en çok ona ihtiyacımız var:

İnsanı yeniden insan yapan bir gençliğe...

Selam ve dua ile...