“Yazık yazık… Bu ülke bu kadar mı sahipsiz kaldı? Karşı çıkan yok!”

Geçen haftaki köşe yazım olan Özelleştirmeler üzerine konuşurken bir dostumuzun ağzından bu cümle döküldü.

Ben de kendisine dedim ki:

“Tayyip Erdoğan bu ülkeyi mezarda bile yönetir.”Şaşırdı.

Sözümün ne anlama geldiğini şöyle açıkladım: Üç denizin arasında 86 milyonluk bir mezarlık meydana gelmişse, orada yaşayanların itiraz etmediği bir düzende, yönetenin mezarda bile yönetebilmesine şaşırmamak gerekir.

Çünkü mesele yalnızca yöneten değildir. Mesele, yönetilene dönüşen toplumdur.

2002'den bu yana Türkiye'de çok şey değişti.

Kanunlar değişti...Ekonomik tercihler değişti...Devletin ekonomideki rolü değişti...Kamu yönetiminin işleyişi değişti.Bunların her birini siyasi tercih olarak tartışabiliriz.

Fakat biz Müslümanız.

Dolayısıyla bir uygulamanın kanunlaşmış olması, onun Allah'ın ölçüsünde doğru ve adil olduğu anlamına gelmez.

Bir düzenleme Meclis'ten geçti diye hak olmaz...Resmî Gazete'de yayımlandı diye adalet hâline gelmez...Milyonlarca insan destekledi diye Allah katında meşru olmaz. Çünkü Müslümanın ölçüsü çoğunluk değil, haktır.

Kur'an:

“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun...”buyuruyor. (Nisâ 135)

Bu emir, yalnızca sevmediğimiz insanların karşısında adil olmak değildir. Asıl imtihan, sevdiğimiz insan yanlış yaptığında da adaleti ayakta tutabilmektir.

Kendi siyasi tarafımızın yaptığı yanlışa mazeret buluyor, karşı tarafın yaptığı aynı yanlışa kıyameti koparıyorsak bunun adı adalet değildir. Bu, taraftarlıktır.

Ekonomi: Büyüdü Mü, Yoksa Sadece Rakamlar Mı Büyüdü?

Ekonomiyi yalnızca büyüme rakamlarıyla değerlendiremeyiz.

Kur'an servetin belli eller arasında dolaşan bir güç hâline gelmesini istemiyor: “...ta ki o, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.”(Haşr 7)

Bu ayet bir ekonomi kitabı değildir. Fakat çok açık bir ilke koyar: Servet toplumun geniş kesimlerine ulaşmalıdır.

Öyleyse Müslüman sorar:..Kim zenginleşti?..Kim borçlandı?..Kim mülk sahibi oldu?..Kim mülkünü kaybetti?...Kim emeğinin karşılığını alamadı? Ve en önemlisi: Bu düzen adaleti mi büyüttü, adaletsizliği mi?

Altını çizerek verilen rakamlara baktığımızda;

Devletin 2025 verileri, en yüksek gelir grubundaki yüzde 20'nin toplam gelirden aldığı payın %48 olduğunu; en düşük yüzde 20'nin payının ise %6,4'te kaldığını gösteriyor.

Bunlar siyasi slogan değil.Devletin kendi rakamlarıdır.

Faizi Konuşmadan Müslüman Ekonomisi Konuşulamaz

Bir de faiz var. Burada Müslümanın kaçacak yeri yok.

Bakara 275-279.Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır. Faizden vazgeçmeyenler için de ağır bir uyarı vardır.

O hâlde mesele yalnızca:“Faiz kaç oldu?”değildir.

Devletin borçlanmasından vatandaşın kredi kartına, konut kredisinden ticari borca kadar hayatın içine yerleşen faiz düzenini sorgulamak gerekir.

Çünkü bu yalnızca ekonomik bir tercih değildir.Mesele aynı zamanda kulluk meselesidir.

Devletin malı, iktidarın şahsi malı değildir...Hazine arazisi hükümetin mülkü değildir...Kamu işletmesi iktidarın özel mülkü değildir.Bunların tamamı millete ait bir emanettir.

Kur'an:“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”buyuruyor. (Nisâ 58)

O hâlde kamu adına yapılan her tasarrufun karşısında şu soru sorulmalıdır:Bu emanet gerçekten milletin menfaati için mi kullanılıyor? Bu soru sorulmadan yapılan her tartışma eksiktir.

Peki Bütün Suç Yönetende Mi? Hayır. İşte burada en ağır soruyu topluma sormak gerekiyor.

Çünkü iktidarların gücü yalnızca makamlarından gelmez. Toplumun sessizliği de iktidarın gücüdür.

İnsanlar ekonomik olarak ezilirken susuyorsa...İnancıyla çatışan bir uygulamaya kendi siyasi tarafı yaptığı için ses çıkarmıyorsa...Haksızlık kendi kapısına gelmediği sürece umursamıyorsa...Sonra da:“Bu ülke neden bu hâle geldi?”diye soruyorsa...

Cevap vermeden önce aynaya bakmalıdır.“Ben nerede sustum?”

Yanlış önce yapılır. Sonra tekrar edilir. Sonra alışılır. Sonra normal kabul edilir. Sonra savunulur. ve En sonunda yanlışın adı değiştirilir:

“Şartlar böyle.”..“Başka çare yok.”..“Dünya düzeni bu.”..“Devlet böyle karar verdi.”

Ve insan, dün karşı çıktığı şeyi bugün savunmaya başlar. İşte toplumun asıl çöküşü burada başlar. Çünkü artık insan yanlışa karşı çıkmıyordur. Yanlışın içinde kendisine bir yer arıyordur.

Mesele Erdoğan'dan Daha Büyüktür, Erdoğan gider. Başka biri gelir. Sonra bir başkası. Fakat toplumun ölçüsü değişmezse yalnızca isimler değişir.

Bugün Erdoğan'ın yanlışına susan, yarın kendi sevdiği liderin yanlışına da susacaktır. Bugün kendi partisinin yanlışını savunan, yarın aynı yanlışı başka parti yaptığında yine siyasi tarafına göre hüküm verecektir. Çünkü hak, yerini kişiye bırakmıştır.

Oysa Müslümanın ölçüsü bellidir: Hak kimden gelirse gelsin haktır. Yanlış kimden gelirse gelsin yanlıştır.

Şimdi baştaki soruya dönelim: “Bu ülke bu kadar mı sahipsiz kaldı?” Hayır.

Bu ülke sahipsiz kalmadı. Bu ülkenin sahipleri sustu. İşte bu yüzden:

“Tayyip Erdoğan bu ülkeyi mezarda bile yönetir.”dedim.

Çünkü mesele Erdoğan'ın ölümsüz olması değil. Mesele, itiraz edecek insanların giderek tükenmesidir.

Bir yönetici, karşısında hakkı söyleyen bir millet bulduğu sürece sınırsız değildir.

Ama insanlar susarsa...Yanlış karşısında başını çevirirse...Kendi liderinin yanlışını bile savunmayı sadakat zannederse... O zaman yöneticiye olağanüstü bir güç kazandıran şey makamı değil, toplumun teslimiyetidir.

Ve gün gelir, iktidar değişir...Koltuk değişir...Parti değişir...Yüzler değişir. Fakat millet hâlâ susuyorsa...Mezarlık değişmemiştir.

Sadece mezar taşındaki isim değişmiştir.İşte o gün artık:

“Bizi kim bu hâle getirdi?”

sorusunun cevabını yalnızca saraylarda aramak boşunadır.

Çünkü bazı dönemlerde ülkeyi yönetenler vardır. Bazı dönemlerde ise ülkeyi, susanların sessizliği yönetir.

Ve Allah'ın huzurunda asıl korkunç olan soru belki de şu olacaktır:

“Sana hakkı söyledim. Neden sustun?”

O gün kimse: “Benim liderim yaptı.” diyemeyecek.

Kimse:“Benim partim böyle istedi.” diyemeyecek.

Kimse:“Herkes sustu.”diyemeyecek.

Çünkü o gün 86 milyonluk bir kalabalığın içinde bile insan, hesabı tek başına verecek.

İşte o zaman anlayacağız:

Bir ülkeyi mezarlığa çeviren son darbeyi her zaman zalimler vurmaz.

Bazen ilk darbeyi onlar vurur; mezarın sessizliğini ise susanlar tamamlar...

Selam ve Dua ile...