Türkiye yine bir dosyanın, yine bir soruşturmanın, yine siyasetin merkezine oturan bir ismin etrafında dönüyor.
Bu defa isim, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya.
Kaya, 2016-2018 yılları arasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yaptı.
Şimdi ise hakkında kamuoyuna yansıyan iddialar ve bunların siyasi sonuçları tartışılıyor.
Burada kimseyi mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmeye gerek yok.Çünkü hukuk devletinde suçlama başka şeydir, mahkûmiyet başka.
Fakat siyasetin de başka bir tarafı vardır:
Hafıza.
Ve Türkiye'nin hafızası, bugün önüne gelen dosyayı yalnızca bugünden okumuyor.Geçmişte söylenen sözleri de açıyor.
6284'ün Terazisi
Fatma Betül Sayan Kaya'nın bakanlığı döneminde kadına yönelik şiddetle mücadele devlet politikası olarak güçlü biçimde yürütüldü.
2016-2020 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı, Kaya'nın onayının ardından yürürlüğe girdi. Plan; mevzuat düzenlemeleri, koruyucu ve önleyici hizmetler ve şiddet mağdurlarının güçlendirilmesi gibi başlıklar içeriyordu.
Bunların hepsi tartışılabilir.
Çünkü bir devlet hem kadını şiddetten korumalı hem de suçsuz insanı mağdur etmemelidir.
İşte Türkiye'nin yıllardır çözemediği düğüm tam da burada.Bir kadın “korkuyorum” dediğinde devlet elbette kulak vermelidir.Ama bir erkek “ben suç işlemedim” dediğinde devletin kulağı kapanmamalıdır.
Bir tarafın beyanı önemlidir...Diğer tarafın savunması da önemlidir.
Hukuk, taraf tutmaz. Tutarsa hukuk olmaktan çıkar.
Bugün yıllardır evinden uzaklaştırılmış, çocuklarından koparılmış, hakkında karar verilmiş erkeklerin bir kısmı hâlâ aynı soruyu soruyor:
“Benim hakkımı kim koruyacak?”
Bu insanların tamamını suçsuz ilan etmek de doğru değildir. Ama tamamını potansiyel suçlu kabul etmek de adalet değildir. İşte mesele budur.
Erken Evlilik: Bir Başlık, Binlerce Hayat
Kaya'nın bakanlığı döneminde erken yaşta evliliklere ilişkin politika açık ve sertti.
2017'de “Türkiye'de erken yaşta evlilikleri bitirmemiz lazım” dedi; hedefin önce oranı düşürmek, ardından sıfırlamak olduğunu açıkladı.
Başka bir açıklamasında ise erken yaşta evliliklere kesinlikle karşı olduklarını ve bunların sosyal problemlere yol açtığını söyledi. Ama Aynı Fatma Betül, BM.AB. ULULAR ARASI HUKUK gereği bunu savunurken, O BM.AB. daha çocuk yaşta cinsel ilişki yaşayanlara KENDİ RIZASI bağlamında serbesti verirken, Kendi ülkesindeki iç hukuka göre çocuk yaştaki cinsel ilişkide KENDİ RIZASI olunca SESİZ KALDI
Hem Ebeveyn. Hem kendi rızalarıyla ZİNYA YAKLAŞMAMAK için evlenen gençlere katı kurallar ve oldukça sert davranması dikkatten kaçmadı
Burada da bir ayrım yapmak gerekiyor.
Çocuk yaşta zorla evlendirme başka şeydir; iki genç insanın kendi iradesiyle kurduğu evliliğin bütün sonuçlarıyla aynı kefeye konulması başka şey.
Türkiye'de bu iki kavramın tartışılması yıllardır bitmedi. Ve bu tartışmanın gölgesinde cezaevine giren insanlar oldu...Çocuklarından ayrılanlar oldu...Aileleri dağılanlar oldu.
Bir zamanlar “erken evlilik” başlığı altında yürütülen politikaların gerçek hayattaki sonuçlarından dolayı kendisini mağdur gören insanlar oldu.
İşte onların da bir cümlesi var:“Bizim hayatımız ne olacak?”
Beş Çocuklu Bir Anne Ve Samsun
Sonra karşımıza başka bir isim çıkıyor:
Semra Kuytul. Adana merkezli soruşturma kapsamında 2026 Ağustos'unda tutuklanan Semra Kuytul'un da aralarında bulunduğu 35 kişi hakkında tutuklama kararı verildiği Anadolu Ajansı tarafından haberleştirildi.
Semra Kuytul'un beş çocuk annesi olması, olayın aile boyutunu ayrıca gündeme taşıyor.
Onun destekçileri ise yaşananları inancı ve düşünceleri nedeniyle yapılan bir mağduriyet olarak değerlendiriyor.
Devlet makamlarının yürüttüğü soruşturma ise farklı suçlamalara dayanıyor.
Öyleyse burada da aynı ölçüyü kullanalım: Ne onu suçlu ilan edelim ne de suçlamaları yok sayalım.
Delil varsa ortaya konsun...Mahkeme kararını versin...Ama insanın inancı, düşüncesi veya siyasi görüşü nedeniyle cezalandırılmadığından da herkes emin olsun.
Çünkü yarın aynı kapı başka bir insanın önünde açılabilir. Bugün sana dokunmayan hukuk, yarın seni bulabilir.
İşte Benim “Allah'ın Tokadı” Dediğim Yer
Şimdi gelelim meselenin en sert yerine. Ben Allah adına konuşamam. “Şu olay Allah'ın tokadıdır” diyemem. Bilir ve inanırım ki, ilahî hüküm hakkında insanların kesin hüküm vermesi doğru değildir.
Ama şunu da kimse benden istemesin: Mazlumun ahını küçümsememi.
Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”buyuruyor. (Buhârî, Zekât, 63; Müslim, Îmân, 29)
Öyleyse bugün bir insan çıkıp: “Yıllarca benim evimden, çocuğumdan, ailemden kopuşumu kimse umursamadı. Şimdi onların başına geleni görünce Allah'ın adaletini hatırlıyorum.”diyorsa...Bu insanın duygusunu anlamak gerekir.Onu susturmak değil.
Teraziyi Kim Tutacak?
İşte bütün mesele burada.Bir kadın mağdur olduğunda:“Koruyun!”
Bir erkek mağdur olduğunda:“Ama kanun var.”
Bir çocuk mağdur olduğunda:“Devlet müdahale etsin!”
Bir baba mağdur olduğunda:“Mahkeme karar verdi.”
Bir siyasetçi hakkında iddia ortaya çıktığında:“Masumiyet karinesi var.” Peki diğerlerinde neden aynı cümle bazen hatırlanmıyor? İşte vatandaşın canını yakan şey budur. Çifte standart şüphesi. Ve siyaset, çifte standart şüphesini küçümseyerek yönetilemez
Siyasetin En Büyük Düşmanı Hafızadır
Seçim yaklaşırken herkes hesap yapabilir...Muhalefet erken seçim isteyebilir...İktidar seçimin zamanında yapılacağını söyleyebilir...Partiler birbirlerinin oy hesabını yapabilir...Bunlar siyasetin doğal kavgasıdır.
Ama seçmenin de kendi hesabı vardır...O hesap Excel tablosunda tutulmaz.Vicdanda tutulur Vicdanda...
Bir baba çocuğundan ayrıldıysa hatırlar...Bir genç cezaevine girdiyse hatırlar...Bir erkek evinden uzaklaştırıldıysa hatırlar...Bir anne çocuğundan ayrı kaldıysa hatırlar...Bir insan inancı veya düşüncesi nedeniyle haksızlığa uğradığına inanıyorsa onu da hatırlar...Ve sandığa gittiğinde yalnızca bugünkü ekonomik tabloya bakmaz. Geçmişi de hatırlar.
“Biz Ne Yaptık?” Sorusu
Siyasetçiler için en tehlikeli soru bazen muhalefetin sorduğu soru değildir.
Kendi seçmeninin sorduğu sorudur:“Biz ne yaptık?”
Çünkü insan rakibinin eleştirisini reddedebilir. Ama kendi vicdanındaki soruyu susturmak daha zordur.
Bugün tartışılan dosya gerçekten hukukun konusuysa hukuk konuşsun...Delil varsa delil konuşsun...Suç varsa mahkeme hüküm kursun...Suç yoksa kişi aklansın. Ama bütün bunların üzerinde bir soru kalır:
Devletin adaleti herkese aynı mı?
Eğer cevabınız evetse...Bunu yalnızca bugün değil, dün de göstermiş olmanız gerekir.
Çünkü Terazi Sadece Başkalarını Tartmak İçin Değildir
Yıllarca başkalarının hayatına ilişkin çok kesin hükümler kurabilirsiniz.
“Bu yanlış.”...“Bu kabul edilemez.”...“Bununla mücadele edeceğiz.”...“Bunu sıfırlayacağız.” Bunların hepsi söylenebilir.
Ama gün gelir, hayat sizin önünüze başka bir dosya koyar. İşte o gün insanın geçmişte söylediği sözler yeniden okunur.
Ve millet sorar: “Başkasına uyguladığınız ölçü, şimdi size de uygulanacak mı?”
İşte asıl sınav budur.
Ben kimse hakkında Allah'ın hükmünü vermiyorum. Kimin başına gelenin ilahî tokat, kimin başına gelenin imtihan olduğunu bilemem.
Ama şunu biliyorum: Mazlumun ahı küçümsenmez...Adalet ertelenmez...Hukuk kişiye göre değişmez...İnanç suç değildir...Düşünce suç değildir...Kadın olmak insanı otomatik olarak haklı yapmadığı gibi erkek olmak da insanı otomatik olarak haksız yapmaz...Çocukların ve ailelerin hayatı siyasi sloganlara kurban edilmez. Ve devletin terazisi bir taraf ağır bastığında diğer tarafı ezmek için kullanılmaz.
Çünkü bugün başkasını tartan terazi,yarın seni de tartabilir...Bugün başkasına “hukuk” diyenler, yarın hukuku kendi kapılarında bulabilir.
İşte o zaman herkes aynı soruyla baş başa kalır: “Ben başkasına hangi adaleti reva gördüysem, şimdi bana da aynı adalet uygulanacak mı?”
Cevap evetse mesele yok.
Ama cevap hayırsa...İşte o zaman sorun tek bir dosya değildir.
Sorun, terazinin kendisidir.
Ve unutulmasın:..Makam geçer...Parti değişir...Hükümet değişir...Slogan unutulur...Ama mazlumun ahı unutulmaz.
Ve Vicdanın defteri kapanmaz...
Selam ve Dua ile...