banner30

Türk Devrimi’nin fikir esaslarını yani Kurtuluş Savaşı’nın ardından eski Osmanlı mirası üzerinde kurulan çağdaş devletin ideolojisini oluşturma çabalarına çoktan son verildi. Kurtuluş Savaşı tarih bilgisi olarak kıyıda köşede özet olarak okutulan bir ders haline getirildi. Osmanlı’nın da yüzyıllarca başına bela olan, Arabik ve Farsi, ama topyekün yoz Ortadoğu kültürünün gelenek ve görenekleri, yavaş yavaş artık Devlet hayatında bile etkili olmaya başladı. Toplumda modernizmin yerine eski Ortadoğu kültürü hakim kılınmaya çalışılıyor. Maalesef kutsal inançlar da alet ediliyor.

Oysa Türkiye çok özgün ve Dünya için örnek bir devrim (inkilab) yaşamıştır. Bu devrim, unutulmak değil irdelenme ve örnek alınmayı hak eden bir devrimdir. Birtakım ideolog ve teorisyenler tarafından masa başında üretilen soyut düşünceler değil, bizzat yaşamın içinden ve müstevlilerle olan kıyasıya mücadeleden çıkmış, ilkelerini tarihin pratiğinden ve çağdaş dünyanın uygulamalarından almış, ampirik bir devrimdir. Milli kurtuluş mücadelemiz yalnız bizim gelişme ve kalkınmamız, dünyanın temposunu yakalamamız ve geçmemiz için değil, bize benzer ülkelerin de kurtuluş davalarına ışık tutmuştur. Kendi içinde yoğurduğu fikir ve düşüncelerinin, Dünya çapında etki göstermiş Sosyalist ve Kapitalist ideolojiler arasında, kendi orijinal haliyle girip örnek alınması bile başlı başına hayranlık uyandırıcı bir olaydır. Çağın akışına yön veren faktörlerden biri olup dünya çapında etki ve anlam sahibidir.

Tabii ki Türkiye’nin siyasal ve toplumsal değişiminin ana noktası olan Mustafa Kemal’in yaşamı da bu olaylardan ayrı düşünülemez. Cumhuriyet ve Demokrasi’nin ne olduğunu bile duymamış, geleneksel Türk-Osmanlı toplumunun, Padişahlık idaresi dışında bir karşılıklı fikir münakaşalarının olduğu, devlet yönetimine halkın katılımının sağlandığı ve yöneticilerin halk tarafından denetlenebildiği bir sistemi özümsemesi kolay değildi. Böyle bir ortamda, milletini Kurtuluş Savaşı ile kurtarmış ve Cumhuriyet’i getirmiş bir büyük lider, nasıl yetişti, nasıl başardı?

Osmanlı’da meslekler başlıca üç sınıfa ayrılırdı: ilmiye, mülkiye ve askeriye. Mustafa’nın annesi Zübeyde Hanım oğlunun ilmiye sınıfına girmesini istemiş ancak olmamıştı. O zaman ulema olarak da adlandırılan bu sınıf sakallı, sarıklı din eğitimi alırdı ve törenle başlayan bu eğitimi Zübeyde çok istemişti. Oğlunun Asker olmasını hiç istemiyordu. Savaşlarda, eşkıya takiplerinde, isyan bastırma operasyonlarında şehit olmasından, yaralanıp sakat kalmasından şiddetle korkuyordu.

Öte yandan Osmanlı Coğrafyası’nda askerlik özenilen, saygı duyulan bir meslekti.

Çocukların oyunlarından ev sohbetlerine kadar askerlik kadın-erkek bütün Türklerin en önemli ilgi ve hayranlık alanıydı.

Türkler tarih sahnesinde ilk göründükleri günlerden bu yana “ordu millet” olarak bilinirler. 

Binyıllar önce milletleşmeye ordulaşmayla başladık.

Milletimizin en kötü durumlara düştüğü ve ordunun da güçsüz ve dağınık olduğu tarihi zamanlarda bile, askerlik, asker olabilmek, şanlı bir gelecek özlemi içinde olan gençlerin en kutsal ocak olarak severek isteyerek geldiği, bir yer olmuştu.

Ali Rıza Efendi’nin ölümünden sonra çok küçük bir miktarda aylık bağlanan Zübeyde, iki çocuğu ile beraber, eşinden kalan evin bir bölümünde yaşıyordu, evin diğer bölümünü de kiraya vermişti. Büyük geçim sıkıntısı içindeydi, çocuklarını okutup büyütmesi çok zordu.

Mustafa’nın tüccar olmasını istiyordu.

Seeveti, sermayesi olmayan erkeksiz bir ailenin kadını olarak çıkış yolunu, çok sevdiği oğlunu herhangi bir esnafın yanına çırak vermekten başka bir çare aklına gelmiyordu. Hem oğlu riski olmayan bir mesleğe girecek hem de gelir sahibi olacaktı.

Babasız bir hayatın zorluğu içindeki Mustafa’nın hayalleriyse çok farklıydı. Diyordu ki:

“-Ben omzunda bez satan bir satıcı olamam. Bakın görsünler ben neler olacağım”.

On yaşındaki bir çocuk böyle söylüyorsa mutlaka bir şey olacaktır. Kesin.  

Asker, hele de Subay olmak!

Küçük Mustafa’nın yaşadığı Osmanlı Rumelisi’nde, İmparatorluğun bütün coğrafyasında olduğu gibi, Türk çocuklarının büyük aşkıydı. Osmanlı Rumelisi önemli ordu merkezlerinden biriydi. Çocuklar gözlerini dünyaya talim boruları, asker mızıkaları, kapılarının önlerinden geçen süvarilerin nal sesleriyle açarlar. Çocukluk rüyalarını ve oyunlarını askerlik süsler. Kadınlar toplantılarında eşlerinin, erkek kardeşlerinin, oğullarının savaş anılarını anlatır; sonu gelmeyen eşkıya takipleri ve baskınlar kadın sohbetlerinin baş konusudur. Asker halkın mücevheridir.

Mustafa’nın babası Ali Rıza Efendi 1877 yılındaki harp sırasında mülkiye gönüllü taburunda subaylık yapmıştı. Kuşandığı kılıç daima evinde saklı kalmıştır. Kız kardeşinin anlattığına göre Mustafa doğduğu zaman bu kılıcı babası beşiğinin başucuna asmıştır.

O devirde kılıç kutsal, yüce ve paha biçilmez bir varlıktır. Uzun bir bıçak, bir savaş silahı olmanın ötesinde mana ve öneme sahiptir. Gurur ve şerefin paha biçilemez bir sembolüdür. Ağırdır ve insan yaşamı onun önünde eğilir. Osmanlı Rumelisi’nin Türk gençleri için kılıç taşımaya hak kazanmak o kadar önemliydi ki! Kılıç dünyanın ekseniydi, dünya kılıcın yörüngesinde dönerdi. Askeri okul öğrencileri yüksek sınıflara gelince kılıç kuşanırlar, göğsü kapalı, iri düğmeleri parlak, pantalonları kırmızı çizgili üniformanın üzerindeki kılıcı bir manevi mücevher gibi taşırdılar.

Mustafa, annesinin ve babaannesinin istememesine rağmen askeri ortaokul sınavlarına girdi ve kazandı. Bu konuda yıllar sonra şu açıklamayı yapacaktı:

“-Komşumuz Binbaşı Kadri Beydi. Onun oğlu Ahmet askeri okula gidiyordu. Askeri okul elbiseleri giyiyordu. Onu görünce ben de böyle elbiseler giymeye hevesleniyordum. Sokaklarda zabitler (subaylar) görüyordum. Onların derecesine varmak için takip edilmesi gereken yolun askeri rüştiyeye (ortaokul) girmek olduğunu anlıyordum. O sırada annem Selanik’e gelmiştir. Askeri rüştiyeye gitmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten pek korkuyordu. Asker olmama şiddetle engel oluyordu. İmtihan zamanında ona sezdirmeden kendi kendime iskeri rüştiyeye imtihana gittim, kazandım. Böylece anneme karşı bir emri vaki (oldu bitti) yaptım.”

Mustafa için bu olay yaşamının dönüm noktasıdır. Hayatı boyunca kaderini tayin etmiştir. Mustafa’yı dünyanın en yüksek mertebelerine çıkaran, milletine devlet kurdurma gibi Türk tarihinin en büyük kağanı haline getiren asıl hayat hikayesi, askeri rüştiye’ye girmesiyle başlamıştır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol