Geceden beri yağan rahmet, huzur veriyor insana.

Dalından düşen yaprağa, yapraktan ayrı düşüp yalnızlaşan dallara, o dalların yalnızlığını paylaşan kuşlara, evlerin tozlanmış camlarına, o camların ardından yağmuru seyredenlerin yüreğindeki kuraklığa, şairlerin kaleminden dökülen sözlere, aşıkların  sevdalarına, yağmura ilk tanıklığı olan çocukların avuçlarına...

Her birinin üzerine düşüyordu sabırla...

Erkenden kalkıp yollara düşenler vardı.

Kimileri kabanlarının yakasını dikleştirerek ıslanmamaya çalışıyordu, kimileri saçakların altından yürüyerek. Kimileri renkli renkli şemsiyelerinin altına gizlenerek ıslanmamaya çalışıyordu.

Daha şanslılları da vardı tabi...

 Bir minibüsün veya otobüsün buharlaşan camının ardında bir koltukta oturup kaldırımda yürüyenlerin hareketlerini izleyenler mesela.

Onlar ıslanmıyorlardı belki ama yağmurun verdiği o huzuru tenlerinde hissedemiyorladı.

O cennetten gelmiş gibi insanı başka aleme götüren toprak kokusunu içlerine çekemiyorlardı.

Koca bir kalabalığa karışmış ve birçok güzellikten mahrumdurlar.

Yağmurda ıslanmamak güzel olabilir elbette ama onun tadına varılmaz teninle buluşmadan.

Nereden geldiğini hatırlatır insana!

Şehirde ayrı güzeldir, bozkırda ayrı...

Bir camın ardından izlersin yağmuru kentte.

Camdan süzülen her bir damlayı takip edersin gözlerinle.

Bazen de ona dokunmaya çalışırken bulursun kendini aradaki camı unutarak.

Hasretlik çekersin geçmişe onunla beraber, sonra açarsın radyoyu bir türkü çalar,

“Yağmur yağar taş üstüne

İnce kalem kaş üstüne...”

Derinlere dalarsın, belki geçmişin sonsuzluğuna doğru bir yolculuk...

Bir köyde ise daha farklıdır yağmurun anlamı ve tadı...

Bacalardan tüten duman yükselirken göğe doğru, sobanın üzerinde kaynayan çayın sesi ve kokusu ısıtır insanın içini. Bir camın ardından izlemek zorunda değilsin.

Çıkıp yere düşen yıldızların üzerine, başını kaldırıp hissedebilirsin yağmuru her zerrende.

Derin derin içine çekebilirsin toprağın cennet kokusunu.

Şöyle bir bakabilirsin mesela karşı dağlara, bayırlara.

Hepsi kışa hazırlansa da yeniden renk ve canlılık gelir doğaya.

Sonbaharın o renkleri ayrı bir güzeleşmeye başlar.

Ressamların fırçalarından hiçbir zaman dökülemeyen o güzellik gelip durur karşında.

Üzerinde buharı tüten çayını yudumlarken bardaktan, huzuru duyarsın taa en derinlerde.

Yağmur işte,

Kimine çile, kimine huzur...

Ama en önemlisi de bu topraklara berekettir. 

Yeni bir bahar için ilk hazırlıktır.

Yazdan kalma bir yorgunluğu, tozu toprağı alıp götürür ağaçların dallarından; insanların yüreklerinden.

Dinginleştirir o sıcaktan kavrulan toprağı.

Derin bir uykuya hazırlar.

Baharla beraber gelecek olan başka yağmur ise onu uykusundan uyandırıp yeni bir mücadeleye hazırlar.

Üstelik renklerin en canlı hallerini de hediye olarak getirmiştir ona. 

Yağmur işte...

Kelimelerin anlatmaya çalıştığı ama insanın yüreğinde binlerce anlam barındıran bir rahmettir. Her canlı için ayrı bir berekettir.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol