Haykırdı bir adam caddenin tam ortasında. Kimse dikkat etmedi bu haykırışa ilkin. Acılar içindeki insan da öyle değil midir? Kimse görmez içine akıttığı gözyaşlarını. Kimse duymaz hıçkırıklarını. Çünkü kimse yoktur yanında. Yalnızdır sonsuzluğun içindeki dünya gibi. Hüzün içindeki insan da öyle değil midir? Tektir. Kolu kanadı kırıktır. Merhem olacak hiçbir kimsesi sırtını dayayacağı bir duvarı da yoktur. Başını koyduğu bir diz... Gözlerinde huzur bulduğu bir kadın… Başını okşayan bir el... Sırtını sıvazlayan... Yoktu.

Kalabalık artmaya başladı. Adam kalabalığın üstüne yürüdü ve gözlerine baktı her birinin. 
“Dün ne de çok yoktunuz!" dedi. Bir daha haykırdı,  binler dönüp baktı. “Bu kadar çok muydunuz sahi?" dedi. "Dün neden yoktunuz o zaman?"

Adam açtı göğsünü kış günü, ayaza vurdu sözünü. Buz kesti yüreğini. Haykırdı göğü yıkarcasına, göğsünü paralarcasına. Kaburgaları kırıldı bir bir, battı kalbine tek tek. Haykırdı ses tellerini koparırcasına...
 - Duyun, dedi “beni!” Sonra olduğu yere çöktü, gözündeki yaşı döktü. Alemi sel, yetmedi yel aldı. Her şey mübalağalı değil mi bugün? Dağdağalı, şaşaalı...

Adam, bir kartalın yakışıklılığı ve vahşiliği içindeydi. Bir metcezir halindeydi. Kâh yakıp yıkan bir tufandı, kâh yalayıp geçen bir rüzgar!
Kâh bir seldi âlemi önüne katıp götüren, kâh bir içimlik suydu içinizi ferahlatan... Kâh cennetti kâh cehennem...

Herkes şaşırdı bu ani haykırışa, dikkat kesildi bu alışılmadık vaziyete. “Yedi düvel duysun! İns u cin duysun! Kulağınızı dört açın iyi dinleyin beni. Vurmak ne de kolay olmuş insanı. Hem bir sıkımlık kurşunla değil, bir kesimlik bıçakla hiç değil! Bizi vuran düşmanın attığı mermi, salladığı bıçak olsun keşke! Bir satımlık ihanetle, bir atımlık iftirayla, bir sevimlik aşkla vurulduk!” dedi gözü yaşlı bağrı öfkeli bir şekilde.

Şiir gibi konuşuyordu. Öfkeliydi ama sözleri kalbe giren ok gibiydi, çakan şimşek, batan diken…  Herkes kalkan arıyordu onun öfke seline, set çekmek istiyordu bakışlarına. Ama ne söylediğini de duymak istiyorlardı. Bu kadar sert konuşması canının çok yandığının ispatı değil miydi? Bu öfke büyüyordu ve kocaman dalgaları kalp sahilini dövüyordu.
 
Kalabalık iyice çoğaldı. “Vurmak ne de kolay olmuş insanı! Değil mi? Arkasından sözle... Numaradan dostlukla… Binbir oyunla… Sahte gülüş ve  yalan sözle…” Belli ki insandan yana sıkıntısı, dünyadan yana da takıntısı var. 

Ne hale geldi insanlık? Sanki kıyıya vuran balık, ölen de  sadece hastalıktan... Oysa buna inanan alık! 

Üstü başı perişandı adamın, içi gibi. Kim bilir, bir aşkın enkazıydı belki! Bir arkadaşın ezkaza kurbanı... Kekeme Demosten halt etmişti nutuk çekmede bu adamın yanında. Bu kadar insanı başına toplayabilecek kaç kişi var şu yeryüzünde? İnsanlardan yana hüznü vardı besbelli. Yürek yanmaz, ateş düşmez mi?
 - İnsanlık bu yüzyılda çok geriledi, dedi ve devam etti. “Vurmak ne de kolay olmuş bugün insanı. Sahtelik, diploması olmuş insanın…Riyakarlık da hüviyeti... Yalan, sığındığı limanı olmuş. Tehlikeli ibaresi insanın sürmanşeti olmuş, alnına yazılan da kaderi." 

Söylene söylene kalabalığı yarıp ilerlemeye başladı. Ağzında Necip Fazıl'dan
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! 
 Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: 
 Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, 
 Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden"
 
Herkes donakalmıştı. Vurmak ne de  kolay olmuştu sahiden. Herkesin acısı tavan yapmıştı adamı dinlerken. Hüznü balon yapmıştı bünyelerin. Yeni fark ediyordu herkes. Sahiden insanlık kanıyordu. Adam da ona yanıyordu.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol