İnsan bazen susar.
Ama bu sükût hikmetten değil, kaçıştandır.
Kendinden kaçış.
İman da çoğu zaman böyle bir suskunluğa gömülür.
Sorgulanmaz, rahatsız edilmez,
yerli yerinde durması istenir.
İnsanın hayatını düzenleyen bir hakikat olmaktan çıkar,
hayatın içinde taşınan bir kimliğe dönüşür.
Oysa iman, taşınacak bir yük değil,
insanı taşıması gereken bir hakikattir.
Bu yazıyı kaleme almadan önce Kendime uzun zamandır sormadığım bir soruyu sorduğumda ürktüm:
Sahi ey Kerem, Sen imanımı Allah için mi yaşıyorum,
yoksa kendini iyi hissetmek için mi?
Sonra fark ettim ki
imanımın bazı sınırları var.
Girmesine izin verdiğim alanlar olduğu gibi,
yaklaşmasını istemediğim yerler de var.
*İman var ama ahlâk yok.
*İbadet var ama adalet yok.
*Dua var ama merhamet yok.
*Tesbih var ama kul hakkı dosyası kabarık.
*Namaz kılınıyor;
ama yalan ayakta.
*Oruç tutuluyor;
ama haram sofrada.
*Hacdan dönülüyor;
ama kibir ihramdan Çıkmıyor.
İman var;
ama beni dönüştürmeyen bir iman.
*Tevekkül var;
ama kontrolü elden bırakmayan bir tevekkül.
Hulâsa İman, benden bir şey istediğinde
hemen bir gerekçe üretiyorum.
Beni değiştirmeye başladığında
onu yorumluyorum.
Beni zorladığında
“kolaylık dini” diyorum.
Kolaylık, nefse sunulan bir mazeret olduğunda
iman, yavaş yavaş içi boşalan bir kabuğa dönüşüyor.
İşte pazarlıklı iman tam da burada ortaya çıkıyor.
-Allah’tan umutla söz ediyoruz;
ama O’nun huzurunda durmayı erteliyoruz.
-Allah'tan Affını istiyoruz;
ama yüzleşmek istemiyoruz.
-Rahmetini anıyoruz;
adaletin ağırlığını hatırlamak istemiyoruz.
Dönüp pişkin bir eda ile “Kalbim temiz” diyoruz.
Oysa kalp, iddia ile değil,
taşıdığı yükle ölçülür.
Kalbim gerçekten temiz olsaydı,
bu kadar çok savunmaya ihtiyaç duyar mıydım?
Bazen iman,
insanın kendini temize çıkarmak için kullandığı
en güçlü argümana dönüşebiliyor.
Yanlışı örtüyor,
eksikliği mazur gösteriyor,
sorumluluğu erteliyor.
Ama iman bunun için gelmedi.
İMAN,
insanı rahatlatmak için değil,
insanı doğrultmak için vardır.
Eğer iman beni sarsmıyorsa,
yanlışlarımı yüzüme vurmuyorsa,
beni geceleri rahatsız etmiyorsa
kendime şu soruyu sormak zorundayım:
Ben neye inanıyorum?
Çünkü gerçek iman,
insanı kendiyle baş başa bırakır.
Bahanelerini elinden alır.
Sessizce ama ısrarla konuşur.
Fakat, Pazarlıklı iman ise
insanı kalabalıkların arasına saklar.
“Bu çağda ancak bu kadar ibadet edebiliriz” dedirtir.
“cevreye bak Herkes böyle”
cümlesiyle vicdanı susturur.
Oysa iman, çoğunluğa bakmaz.
İman, insanın Rabbine karşı
tek başına durabilme cesaretidir.
Belki de asıl mesele şudur:
Biz Allah’ı çok sevdiğimizi söylüyoruz
ama O’nun bizi değiştirmesini istemiyoruz.
İmanımız,
hayatımızı düzenlesin değil,
hayatımızı Yaşantımızı, yaşadığımız dini onaylasın istiyoruz.
Ah bu bilmiş olsaydık iman, onay makamı değildir.
İman, teslimiyet çağrısıdır.
Teslimiyet ise
şart koşmayı bırakmaktır.
“Şuraya kadar” dememektir.
Kalbin bazı odalarını kilitlememektir.
İman, bölünmez.
Parçalanmaz.
Ertelenmez.
Ya hayatın içindedir
ya da sadece sözde kalır.
Belki de yeniden öğrenmem gereken en temel hakikat şudur:
İman, Allah’la yapılan bir pazarlık değil;
kul olmayı kabul etmektir.
Kul olmak;
haklı çıkmaya çalışmaktan vazgeçmektir.
Kendini savunmayı bırakıp
hakikatin karşısında durabilmektir.
Ne zaman ki; Pazarlık bittiğinde işte o zaman iman başlar
Bahaneler sustuğunda vicdan konuşur.
İnsan kendini aklamayı bıraktığında
hakikat ağır ama berrak bir şekilde ortaya çıkar.
Ve o an anlar insan:
Asıl mesele inanıyor görünmek değil,
inandığının altında ezilmeyi göze alabilmektir.
Gerisi, insanın kendini avutmasıdır.
Selam ve dua ile



